11
Mustafa’nın Gülüşü
2020 yılının bahar ayları, bir virüsünün neden olduğu illet günlerine denk gelmişti. “Koronovirüs” diyordu basın-yayın organları, yedi gün yirmi dört saat. Dünyada başka hiçbir sorun kalmamıştı sanki. Sanki bütün hepsi bir anda bitmişti sorunların. Sanki savaşlar, sanki işgaller, sanki açlık, sanki sömürü, sanki ırkçılık, sanki baskı, sanki zulüm bir anda son bulmuştu da dünyayı yönetenler, hayat kurtarma derdine düşmüştü sanki. Sanki yani…
Yat corona, kalk corona. Önüm arkam, sağım solum korona, saklanmayan sobe… Coronaya yakalanmayan saklansın, yakalanan sobe…
Memlekette, 20 yaşının altındakilere ve 65 yaşının üstündekilere salgın hastalık nedeniyle sokağa çıkma yasağı uygulanıyordu.
Onur, henüz 15 yaşında, bıyığı yeni terlemiş, yakışıklı bir delikanlıydı. Salgın hastalık nedeniyle, tüm ülkenin, hatta bütün dünyanın açık cezaevine döndüğü o günlerde, halası Nermin’le, güneşin taze nisan yeline karıştığı bir pazar sabahı, balkonda çaylarını yudumluyorlardı.
Düşünceliydi Onur. İki gün önce, akşam haberleri, bir ölüm haberi veriyordu televizyonlarda. Onur, irkilmişti biraz. “2 kez ağırlaştırılmış ömür boyu hapis ve artı 46 yıl ağırlaştırılmış hapis cezasına çarptırılan 28 yaşındaki Mustafa Koçak, adil yargılanma talebiyle başlattığı olüm orucunun 297. gününde hayatını kaybetti. Mustafa Koçak öldüğünde 29 kiloya düşmüştü” diyordu haberlerde. Polisin; Haziran Ayaklanması sırasında, hedef gözeterek attığı biber gazının kapsülünün, başına isabet etmesi sonucu 15 yaşında kalan Berkin Elvan’ın, katillerinin isminin açıklanması amacıyla gerçekleştirilen ve bu sırada bir cumhuriyet savcısının öldüğü silahlı bir eyleme adının karıştığı da söyleniyordu haberlerde ayrıca.
Daha önce de yazılı ve görsel basında sık sık görmüş ve duymuştu Onur, bu haberde bahsi geçen Mustafa Koçak ismini. Adil yargılanma hakkı… Adalet talebi… Ölüm orucu… 28 yaş… 29 kilo… Berkin Elvan… 15 yaş… İster evinde ailesi arasında ister sokakta, okulda, cafede, ister basın-yayın organlarında… Son aylarda, çokca duyar olmuştu bu kelimeleri. Adil yargılanma hakkı… Adalet talebi… Ölüm orucu… 28 yaş… Hatta Grup Yorum’un, Halkın Hukuk Bürosu avuklatlarının da adalet için ölüm orucunda olduğunu duyuyordu. Adalet… Adil yargılanma hakkı… 28 yaş… Ölüm orucu…
Düşünceliydi Onur… “Nasıl, neden, değer mi, hayatta kalarak bu talepler sağlanamaz mı, zaten iktidarın da istediği bu değil mi?..” gibi sorular, çokca kurcalıyordu kafasını bu aralar. Bu adalet, nasıl bir şey ki; onun uğruna, insanlar bile bile, göz göre, gün gün, hücre hücre eriyerek ölüme gidebiliyordu? Düşünceliydi Onur…
Oturdukları binada, karşı dairedeki komşularının 22 yaşında ve bir üniversite öğrencisi olan kızlarının ismi de Adalet’ti. Güler yüzlü, gülünce içi gülen, güzel mi güzel gözleri vardı Adalet’in. Güzel kızdı hani. Mustafa’nın gülerken çekilmiş bir resmi geldi Onur’un aklına. “Mustafa’nın gülüşü de tıpkı Adalet’in gülüşü gibi, içini ısıtıyor insanın” diye geçirdi aklından, yüzünde sevecen bir gülümsemeyle. “Mustafa, adalet için öldü. Acaba sevgilisi, Adalet için ölebilir mi?” diye düşündü. İrkildi.
Düşünceliydi Onur… İkinci bardağından bir yudum aldıktan sonra, daha fazla bastıramadı duygularını. “Nasıl oluyor?” diye sordu halasına. Halası anlamadı. “Ne, nasıl oluyor?” diye sorarak yanıtladı Onur’u. “Bir insan neden ölmeyi ister? Yaşayarak da mücadele edilemez miydi? Zaten iktidarın da istediği, ölmeleri değil mi?” diye sıraladı soruları ardı ardına. Daha birkaç hafta öncesinde de Grup Yorum’un solisti Helin Bölek de benzer bir taleple başladığı ölüm orucunda hayatını kaybetmişti. O zamandan beridir, sormak istiyordu halasına bu soruları. Halası Nermin, Çağdaş Hukukçular Derneği üyesi bir avukattı. İşçi ve emekçilerin, yoksul gecekondu halkının avukatlığını yapmaktaydı. Kimi zaman Halkın Hukuk Bürosu avukatlarının, yetiştiremediği dosyalarda kendilerine yardımcı olurdu. Onların dosyalarına da bakardı. Onur’un ardı ardına gelen soruları, gülümsetti Nermin’i. Halası; yeğeninin meraklı, öğrenmeyi isteyen, dinleyen, anlayan cin gibi bir genç olduğunu çok iyi biliyordu.
“Gabriel García Márquez’in Kolera Günlerinde Aşk isimli romanındaki gibi, -Corona Günlerinde Direniş- yaşıyoruz, Onur” dedi halası. “Helin de Mustafa da ölmeyi istemiyorlardı ki” diye sürdürdü konuşmasını ve ekledi “İbrahim de*, Ebru* ve Aytaç da*, Didem* ve Özgür de*” ölmeyi istemiyorlar ki. Onlar yaşayabilmek için gerçekleştiriyorlar bu direnişi”. Onur’un kafası iyice karışmıştı. “Ölmek istemiyorlar ama ölüm orucundalar… Bu bir çelişki değil mi?” diye sordu halasına. “Değil” dedi halası. “Yaşadıkları baskılar, tutuklamalar, işkenceler, tutsaklıklar, yaşama şanslarını zaten ortadan kaldırdığı için, onlar da bu yolu tercih ediyorlar. Sanatçıya, sanat yapıyor diye, avukata, avukatlık yapıyor diye, ömür boyu hapis dayatılıyor. Devrimciler halka adalet istedikleri için, bağımsız bir ülke, sömürüsüz bir ekonomik düzen istedikleri ve bunun mücadelesini verdikleri için, kendilerine ömür boyunu bulan hapis cezaları veriliyor. Halktan, haktan ve adaletten yana olanlara, yaşama şansı bırakılmıyor artık, Onur. Örneğın Mustafa’ya da ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verilmişti. Gardianlar dışında hiç kimseyi göremeden, kimseyle sohbet edemeden, ailesini bile açık görüşte göremeden, belki de en fazla 10 metrekare bir hücrede, ömrünü sonuna kadar hapiste geçirecekti. Baksana, bizler salgın nedeniyle, ailelerimiz yanımızda olmasına rağmen ne kadar bunalıyoruz bir aydır, evlerimize kapanıp dört duvar arasında kaldığımız için. Bir de Mustafa’yı düşün. Mustafa, savunması bile alınmadan mahkum edildi. Üzerine atılı iftiraların, tek bir delili bile yoktu hem de. Kendisine, -Sen kesin yapmışsındır- denilerek, kanaate dayalı verildi bu hapis cezaları. Mustafa, polisin yazdığı isim listesinin altına, imza atmadığı için, kimseye iftira atmayı kabul etmediği için kurban seçildi.”
“Başka bir mücadele yolu yok muydu, bulunamaz mıydı, hala? Zaten iktidar da ölmelerini istemiyor mu?” diye sorarak girdi araya Onur. “İktidar, ölmelerini istiyor, evet. Ama bunun kendi istediği şekilde olmasını istiyor. Mustafa ve diğerleri de ölüm orucuna girerek, -Madem ölmemizi istiyorsunuz, o zaman sizin istediğiniz gibi değil, kendi istediğimiz gibi ölürüz-, diyerek, iktidarı; iktidarın kendi tuzağına düşürmüş oldular. İktidara böyle bir cevap vermiş oldular. Ama bu cevabı verirken, aslında bize de seslenmiş oldular. Biz onlara sahip çıkalım, biz de bu adaletsizliğe karşı koyalım, diye. Sahiplenme, dayanışma ne kadar büyürse, talepleri karşılanabilir, adaletsizlikler ortadan kalkabilir. Adaletsizliği yaratan zaten ortadan kaldırmaz, Onur. Adaletsizliği yaratan zaten adaletsizlikten beslenir. Adaletsizliği ortadan kaldıracak olan bizleriz, yani bu adaletsizliği yaşayan sen, ben, hepimiz, yoksul halkımız…” diye yanıtladı Nermin.
Hani demiş ya Büyük Usta,
“…
Ben yanmasam,
sen yanmasan,
biz yanmasak,
nasıl çıkar
karanlıklar aydınlığa?
…”
İşte, bugünü anlatmış bize.
“Ama halk anlamıyor ki hala. O yüzden, değer mi bu şekilde ölmeye?” diye söylendi, ikircikli. “Öyle düşünme” dedi halası. “Halk sensin, halk biziz. Halk izler, halk görür, kim doğru, kim yalan söylüyor, er geç anlar, bilir. Pir Sultan Abdal’a -Boşver, ölmeye değmez, Şah’a biat et- denilebilir miydi? Che Guevera’ya -Oniki kişiyle devrim mi olur? Değmez, boş ver- denilebilir miydi? Mahirler’e, -Değmez boş ver, bırakın bu işleri, denilebilir miydi? Bak, işte bugün, milyonların dilinde Pir Sultan Abdal türküleri. Milyonlara ilham kaynağı Che’nin, Mahirler’in mücadelesi. Onlar geri adım atmış olsaydı, bugün ne adalet isteyebilir ne türkü söyleyebilirdik. Yarın ise hem adalet sağlanmış olacak hem de bugünki bu mücadele miras kalmış olacak, hem bizim halkımıza, hem dünya halklarına” diye sürdürdü ve devam etti: “Hem, böyle bir karar almak da kolay değildir zaten. Sonunda insanın kendisinin ölme ihtimali olan bu ölüm orucunun kararı, kolay alınamaz. Ancak haklıysan, ancak meşruysan, ancak başka da çaren kalmamışsa, uzun uzun düşünür alabilirsin bu kararı. Bu kararın kendisi, başlı başına büyük bir iradedir. Zaten dört duvar arasında kalan bir insanın başka da çaresi kalmamıştır. Ve böyle bir kararı ancak ve ancak kişi kendisi isterse alabilir. Başkalarının zoruyla da alınamaz böyle bir karar. Sonunda ölme ihtimali var çünkü.”
Onur, düşünüyor, anlamaya çalışıyordu. Çaylarından, birer yudum daha aldılar karşılıklı. Bahar güneşi, içlerini ısıtıyor, hafiften taze bir nisan yeli yanaklarını sıyırıyordu.
Birden şefkatle gülümsedi Nermin ve şöyle dedi “Eşek sıpası seni, annen veya baban sofrada senden bir bardak su isteyince, rahatını bozamadığın için, fedakârlık edip kalkıp bir bardak su getiremiyorsun. Mustafa, -Kimse bir daha bu adaletsizlikleri yaşamasın, benim bu çektiğim acılar, işkenceler ne ki, yeter ki onurumuzu kaybetmeyelim” diyerek feda etti hayatını. Düşünsene, insanlar hayatlarını ortaya koyuyorlar. Biz, kim için hayatımızdan veya değerli bulduğumuz herhangi bir şey için neyimizden vazgeçebiliriz? Sokakta, işyerinde, okulda, fabrikada, evde, sofrada, hapishanede velhasıl hayatın her alanında bu dayanışma, insan onurunun gereği olan bu tür paylaşımlar olmasa bu hayat nasıl yaşanır, adalet nasıl sağlanır, yakışıklı?” Onur utanarak, başını öne eğdi. Kendi kendine, “Acaba sevgilisi, Adalet için ölebilir mi?” diye düşündü yeniden. Sonra kalkıp çaylarını tazeledi.
Düşünceliydi Onur… Adil yargılanma hakkı… Adalet talebi… Ölüm orucu… 28 yaş… 29 kilo…Berkin Elvan… 15 yaş…
“Geçenlerde bir yazı okumuştum, hala. El öpme geleneğinin, gerici, biatçı bir gelenek olduğu, günümüz dünyasında yerinin olmadığı, “ilericiyim, devrimciyim, solcuyum, aydınım, sosyalistim”, diyenlerin dünyasında bu tür geleneklerin var olamayacağı anlatılıyordu. Doğru gelmişti o yazı bana o an. Ama şimdi düşünüyorum da meğer bizim topraklarımıza ait ne güzel bir değermiş el öpmek. Şu sokağa çıkma yasakları bir halksın, hemen gidip Aygül Teyze’nin** ve Zeynep Teyze’nin** ellerini öpeceğim. Onlar, bu dünyadaki en değerlilerini, öpmeye bile kıyamadıkları evlatlarını adalet mücadelesi için vererek, en büyük fedakarlığı yaptılar. Onların eli öpülmez de ya kimin eli öpülür, hala?” dedi ve ekledi “Meğer ne boş ne anlamsız bir yazıymış?”
Düşünceliydi Onur… Adil yargılanma hakkı… Adalet talebi… Ölüm orucu… 28 yaş… 29 kilo…Berkin Elvan… 15 yaş…
Güler yüzlü, gülünce içi gülen, güzel mi güzel gözleri vardı Adalet’in. Güzel kızdı hani. Mustafa’nın gülerken çekilmiş bir resmi geldi Onur’un aklına. “Mustafa’nın gülüşü de tıpkı Adalet’in gülüşü gibi, içini ısıtıyor insanın” diye geçirdi aklından, yüzünde sevecen bir gülümsemeyle.
“Keşke benim adım da Mustafa olsaydı”, dedi Onur. Halası gülümseyerek cevap verdi hemen:
“E, senin adın zaten Mustafa ya, yakışıklı…”
Onur gülümsedi. Gökyüzüne daldı gözleri… 2020 yılının bahar ayları, bir virüsün neden olduğu illet günlerine denk gelmişti. Taze nisan yellerine pırıl pırıl bir güneşin eşlik ettiği, engin mi engin ve masmavi gökyüzünde, çelikten kanatlarıyla süzülüyordu Şahanlar maviliklerin derinliğine…
*İbrahim Gökçek, Grup Yorum Üyesi, Halk Sanatçısı
*Av. Ebru Timtik, Av. Aytaç Ünsal, Halkın Hukuk Bürosu Avukatları
*Didem Akman, Özgür Karakaya, Özgür Tutsaklar
**Aygül Bilgi; Grup Yorum Üyesi, Halk Sanatçısı Helin Bölek’in Annesi
**Zeynep Koçak, Mustafa Koçak’ın Annesi
Hamburg Grup Yorum Gönüllüsü
