7
Kamu Emekçileri Cephesinden Sibel Balaç, Ankara’ya Neden Yürüdüklerini Anlatıyor
-Neden yürüdük?
Yürüyüşümüz ‘Köle değil emekçiyiz, iş güvencemizi istiyoruz alacağız’ kampanyamızın bir ayağıydı. Kamu Emekçileri Cephesi’nin yürüttüğü bu kampanya OHAL ile başlamadı. OHAL sadece AKP iktidarının güvencesiz çalıştırma politikalarını daha hızlı hayata geçirmek için kullandığı bir bahane oldu. Bizler KEC olarak bu kampanyaya, fiili ve meşru sendikacılığı terk eden KESK ve bağlı sendikalar konuyu gündemine bile almak istemezken başladık. Baskılar, işten atmalar, sürgünler gelecek olan toplu kıyımların habercisiydi. AKP iktidarı yıllardır; esnek, kuralsız ve güvencesiz istihdamı yaygınlaştırmaya, emekçiler arası rekabeti ve kutuplaştırmayı arttırıp derinleştirmeye, bireysel performans sistemini getirip yandaşlık ilkesini geliştirerek siyasal kadrolaşmasını yaygınlaştırmaya çalışıyor. Suskun, itiraz etmeyen, itaatkâr bir memur profili istiyor. Bu nedenle bizler KEC olarak bütün bu politikaları reddederek, OHAL haklarımıza saldırıdır, OHAL’i tanımıyoruz diyerek yola çıktık.
-Yürüyüş boyunca neler yaşadık?
Yürüyüşümüze Kartal’dan basın açıklaması yaparak başladık, başladığımız andan itibaren de polisin yoğun baskı ve tacizine maruz kaldık. İki üç kişilik ekiplerimiz, onlarca polis tarafından işkenceyle defalarca gözaltına alındı. İlk gözaltında çevik polisler tarafından araçta darp edildik ve arkadaşımızın kafası telsizle yarıldı, ahlaksız küfürlere maruz kaldık. Evlatları öldürmek, ana babalarımıza sövmek, işkence yapmak ahlak kitaplarının ilk ilkeleri. Polislerin kendi aralarındaki sohbetlere tanık olduk. Çoğu atanamayan öğretmen olmasından, ekonomik durumundan, esnek çalışma saatlerinden şikâyet ediyorlar, sorumlusunun da bir avuç emekçi olduğuna inanmak kolaylarına geliyor. Neye inanırlarsa inansınlar, işkence yapmak bir tercihtir ve ahlaksızlıktır.
Doktor muayenelerine de ters kelepçeyle atıldık ve doktorlardan muayene etmeden rapor yazması istendi. Bu da iktidarın faşizminin uygulayıcısı olarak kamunun her alanında biat eden yandaşlar istediğinin uygulamalı bir kanıtıydı. Doktorların korkusu gözlerinden okunuyordu. Zulme karşı susmanın açıklaması korku olamayacağı gibi, işkenceye göz yuman doktorlar da bu şerefsizliğin bir parçası olacaktır. Kanımızla kazandığımız hiçbir hakkı onlara teslim etmeyeceğiz.
Yürüyüşümüzün bazı bölümlerinde bize eşlik eden aracın şoförü defalarca taciz edilip, petrol ofislerinin tuvaletlerinde sorgulanmaya çalışıldı. Bizi yeni yeni tanıyan apolitik bir abimizdi. TV’de görse buna inanmayacağını, bir avuç memura neden bu kadar eziyet ettiklerini anlamadığını söyledi. İktidarın korkusu da bundan, korkuları büyük. Halka ulaşmamızdan, haklılığımızı, bu gidişe dur demenin mümkün olduğunu anlatmamızdan korkuyorlar.
Bütün baskılara rağmen halka ulaştığımız her yerde; hastanede, otobüs duraklarında, şehir merkezlerinde, yollarda yürüyüşümüzü ve neden yürüdüğümüzü anlattık. Halkın desteği büyüktü. Faşizmin karanlık örtüsünü yırtan en küçük bir ışık bile halka umut veriyor. Hepimizin çoluğu çocuğu, yakınları bu yakıcı problemleri yaşıyor. Çözüm yolu ararken korkuya gömülmeye çalışılan halk bu da olabiliyormuş diyor. Bazı insanlar da hala görevde olmamıza, açığa alınmamamıza rağmen korkmadan bu yürüyüşe katılmamıza şaşırıyordu. Bu da ‘bana dokunmayan yılan bin yaşasın’ düşüncesinin kültürümüze aşılanmaya çalışılmasından kaynaklanıyor. Aksini hatırlatmak da bize düşüyor. Faşizm kimseyi teğet geçerek gitmiyor, gitmeyecek. Halkımız kendisine ulaşıldığında ve olması gereken anlatıldığında zulme karşı doğru refleksler geliştiriyor. İktidar bizim bu yoz, karanlık korku kültürünü delip geçmemize, halkın dayanışmasına tahammül edemiyor.
-Sonuç
Bizler ‘Biz haklıyız, biz kazanacağız’ diyenlerden bayrağı devraldık. Bütün baskılara rağmen, yürüyüşümüzü planladığımız gibi sonlandırdık. Her arkadaşımız gözaltından çıkar çıkmaz yürüyüşe kaldığı yerden devam etti. Birkaç kişiyle bir yere varamazsınız diyenler oldu. Bir haftalık yürüyüş boyunca yüzlerce polis sadece bu yürüyüş için mesai yaptı, iktidar bile varacağımız yeri biliyordu! Görmezden gelmeye çalışanlar oldu, burjuva basın bile görmezden gelemedi! Başaramayacağımızı düşünenlere, görmezden gelenlere Nazım’ ın dizeleri ile seslenelim;
– Ya! Bedreddin! dedim,
uyuklayan yelkenlerin tepesinde
yıldızlardan başka bir şey göremiyoruz.
Fısıltılar dolaşmıyor havalarda.
Ve denizin içinden
gürültüler duymuyoruz.
Sade bir dilsiz, karanlık su,
sade onun uykusu.
Ak sakalı boyundan büyük küçük ihtiyar
güldü,
dedi:
– Sen bakma havanın durgunluğuna
Derya dediğin uyur uyur uyanır.
uyuklayan yelkenlerin tepesinde
yıldızlardan başka bir şey göremiyoruz.
Fısıltılar dolaşmıyor havalarda.
Ve denizin içinden
gürültüler duymuyoruz.
Sade bir dilsiz, karanlık su,
sade onun uykusu.
Ak sakalı boyundan büyük küçük ihtiyar
güldü,
dedi:
– Sen bakma havanın durgunluğuna
Derya dediğin uyur uyur uyanır.
Yıllar önce1881 ‘de çara suikast ile yargılanan, kendi sınıfının zincirlerini parçalamış devrimci bir kadının mahkemedeki sesi de korkusu büyük olanlara cevabımız olsun;
‘Bizi tutuklayabilirsiniz baylar. Polis gücü elinizde. Bizimse manevi gücümüz var, tarihsel ilerlemenin gücü, fikirlerin gücü. Ağızları kapamakla, fikirleri susturamazsınız!’
SUSMAYACAĞIZ! BİZ HAKLIYIZ BİZ KAZANACAĞIZ!
İŞİMİZİ, EMEĞİMİZİ TESLİM ETMEYECEĞİZ!
