10
Açığa Alınmamın, Çadır Direnişimin Ve Açlık Grevimin Zaferle Sonuçlanmasına Dair
Direniş boyunca her gün, dilim döndüğünce yaşananları anlatmaya çalıştım. Bu son yazının epey geciktiğinin farkındayım ancak çadırdan ayrıldıktan sonra da hayat olağan temposunu hiç düşürmediğinden bu güne kadar çok önemsediğim bu yazıyı elim değip de yazamadım. Bugün, hem direnişin zaferle sonuçlandığı günü, hem de sonrasında gelişen durumları ve izlenimlerimi içimden geldiği gibi yazacağım.
Çadır direnişimin 30. açlık grevimin 10. Günüydü. Ankara’dan beni çok memnun eden misafirlerim gelmişti sabah. Çok keyifli bir gün geçiriyordum. Misafirlerim neşesiyle, desteğiyle bana çok moral vermişti o gün de. Önümüzdeki günlere dair bazı planlamalar da yaptık. Çadırı Valilik önüne taşımaya yalnızca birkaç gün kalmıştı ve bunun duyurusunu yapmak, destek olan insanlarla birlikte Vali’nin karşısına çıkarak, ne yapmaya çalıştığını biliyoruz ve buna müsaade etmeyeceğiz demenin hazırlıkları içerisindeydik. Öğleden sonra bilgisayarımı alarak sessiz bir köşeye geçtim. Bir önceki gün Eskişehir Milli Eğitim Müdürlüğü can havliyle bir yazı yayınlamış ve hakkımda bazı ithamlarda bulunmuştu. Benim açığa alınma tarihim 8 Nisan olmasına rağmen, 20 Mayıs’mış gibi yazdıkları bu yazıda halkın desteğini azaltmak adına düşmüşler de düşmüşlerdi. Geçtiğim köşede, buna bir cevap yazısı yazmaya hazırlanıyordum. Yeni bir word belgesi açtım, başlık attım ve Milli Eğitim Müdürlüğüne tavırlarını, usulsüzlüklerini kendi ağızlarından böylesine açıkça beyan eden bir yazı yazdıkları ve kendilerini benden daha da güzel teşhir ettikleri için teşekkür ederek yazıma başladım. Tam o sırada telefonum çaldı, arayan Milli Eğitim Müdürlüğü idi. Beni Müdürlüğe çağırıyorlardı. Gayet önemsemez bir tavırla neden diye sordum ve göreve iademle ilgili olduğunu söylediler. Telefonu kapattım ve arkadaşlarımın yanına döndüm, elbette güvenemiyordum. Birkaç arkadaşım açlık grevi ilerliyor olduğundan arkada dinlenebileceğim bir yer ayarlayabilmek için malzeme almaya gitmişlerdi, onları aradım ve bu işi ertelemelerini gerek kalmayabileceğini söyledim. Birkaç dakika oturduk, bir çay içtik. İtiraf etmeliyim ki içimden bir ses evet görevine döndün diyordu ama “Birkaç gün daha olsaydı, Şu Valilik önüne giderek onun da hak ettiği tepkiyi burnunun ucunda görecek bir durum yaratabilseydik” diye bir hayal kırıklığına da engel olamıyordum. Milli Eğitim Müdürlüğü’nün yolunu tuttuk. Vardığımızda, aynı okulumda görevime iade edildiğimi yazan yazıyı elime tutuşturdular. Evet, başarmıştık. Kapıdan çıkar çıkmaz ailemi ve arkadaşlarımı aradım ve yeniden çadıra döndük. Saat bu sırada 16.30 civarlarıydı ve 18.30 için bir basın açıklaması yapmanın hazırlıklarına giriştik. Henüz açlık grevini sonlandırmamıştım, açıklamadan sonra arkadaşlarımla bir sofraya oturup ilk yemeğimi omuz omuza mücadele ettiğim dostlarımla yemek istiyordum. Saat 18.30’da epey kitle toplandı ve basın açıklamamızı yaptık, davulla zurnayla halaylarla direnişin gücünü, zaferi ilan ettik. Arkasından yemeğe oturduk. Çorbamdan yalnızca birkaç kaşık alabildim ama dostlarla aynı sofrada oturmak çok güzeldi. İlginç bir detayı paylaşmak istiyorum. 10 gündür açtım ve açlık hissetmiyordum. Sürekli yemek kokularının içinde olmama rağmen canım çekmiyordu bile. Günün bazı anlarında enerjim birazcık düşse de genel olarak kendimi çok güçlü hissediyordum. O gün basın açıklamasının hazırlıklarını yaparken, biraz da dikkatsiz davranıp fazla çay içmemin etkisiyle midem çok bulanmaya başladı. Ama asıl şunu karşılaştırma fırsatı buldum. Direniş tüm hızıyla sürerken öyle inanmıştım ki direnişe, açlık son derece tali bir durum gibi geliyordu. Artık biteceği netleşince açlığın semptomları görülmeye başladı. Demek ki dedim insanın iradesi öyle bir şey ki, inandığında, yola çıktığında yapamayacağı hiçbir şey yok. Azıcık bir şüphe katlanılmaz hale getirebilir belki ama haklı olduğuna olan inancın bu şüpheye dahi yer bırakmıyor ve asla yapamam dediğin her şeyi yapabiliyorsun. Hem de öyle aman aman zorluk bile çekmeden. Çadırı iki gün daha kaldırmayıp gelen ziyaretleri kabul etmeye ve iki gün sonra bir kutlama programıyla kaldırmaya karar vermiştik. Akşam hep birlikte çadırda oturduk, çokça ziyaret oldu. O günü hayatım boyunca unutamayacağım sanırım. Daha önce çadıra gelen veya hiç gelmemiş olan pek çok kişi geldi. Hafızamda en çok yer eden herkeste gözlemlediğim mutluluk oldu. O kadar mutlu ve umutluydu ki herkes, benimki yanlarında çok sönük kaldı. Sonradan değerlendirdiğimizde, şunu fark ettik; evet pek çok kişi direnişi destekledi, onurlu buldu ama zaferle sonuçlanması hepimizde bir güven de tazeledi sanırım. Direnmenin zaferle sonuçlanmasının mücadeleye olan umutları bir kez daha tazelediğini ifade etti insanlar. Biliyorduk aslında, o çadırın ilk çivisini çaktığımız gün zaferi elde ettiğimizi biliyorduk. Sonucu ne olursa olsun, bu faşizme atılmış bir tokattı. Böyle öğrenmiştik ağabeylerimizden, ablalarımızdan. Onların faşizmi nasıl ayaklar altına aldığına, kararlılıkları ile nasıl bir tarih yazdıklarına şahit olmuş, onlardan öğrendiklerimizi hayata geçirmeye karar verdiğimizde zaferi zaten kazandığımızı bilerek başlamıştık. O gün ne hissettiğimizi, çok farklı insanlar da gördü anladı. Boyun eğmek zorunda olmadığımızı, mücadeleyle kazanabileceğimizi hem bir kez daha anlatmış hem de bir kez daha anlamış olduk. Hayatımın en mutlu anlarından biriydi. Gecenin geç saatlerine kadar oturduk, çaldık söyledik.
Ertesi sabah okuluma gittik, yine hep birlikte, görevime başladım. İdarecilerin yüzünü görmenizi isterdim. Bence dönmeyeceğimden son derece eminlerdi, görünce şok olmuşlardı. Yeniden çadıra döndük ve misafirlerimizi ağırladık. Bir grup zabıta geldi ve yakındaki kafede görüşmek istediklerini söylediler. Yanımda bir arkadaşımla gittim. Vali yazı göndermiş, göreve de döndüğüme göre artık derhal çadırı kaldırmalarını emretmiş. Zabıtalar rica ediyor, 50 kadar polis de bekliyor o sırada. Kaldırmayacağımızı söyledik, o zaman belediyeye giderek bir günlük izin almamızı istediler. Yoksa polisin müdahale edeceğini söylüyorlardı. Açıkladık kendilerine, biz o çadırı kurarken kimseden izin istemedik ki kaldırırken isteyelim. Dahası bu zaferin yarattığı bir hazımsızlıktı, bunu ilan edilmesinden hoşlanmıyorlardı. Dedik ki zabıtalara; daha önce geldiğinizde de insanlar bir problem mi var diyerek geldiler biliyorsunuz. Şimdi bu çadırı kaldırmak bir tepki yaratacak, bu tepkiyi kendileri çekmek istemediklerinden sizi kullanıyorlar. Kullandırtmayın kendinizi, çıkın aradan. Gelebiliyorlarsa gelip kaldırsınlar. Sonra ne oldu dersiniz, 50 tane polis geldikleri gibi gittiler. Biz de işimize gücümüze aynen devam. Ertesi gün kutlama hazırlıklarıyla geçti. 1 aylık çadır süresinde hiç eksik olmayan yağmur tam hız devam ediyordu, sonra da bir daha yağmadı zaten. Yağmura rağmen güzel bir kutlama yaptık ve el birliğiyle topladık çadırımızı. Biraz içimiz burulmadı desem yalan olur, zorlu olması hiç önemli değil ama güzel günlerimiz geçti. Dostluğun, dayanışmanın, haklılığa meşruluğa olan inancımızın gücüyle kararlılığın, mücadelenin en güzel örneklerini yaşadığımız direniş çadırı, yakında tekrar açılmak üzere kapandı.
Çadırı topladıktan sonra, aldım sırt çantamı, doğru İstanbul’a, Grup Yorum konserine. Muhteşem bir konserdi, her zaman olduğu gibi. Tüm yasaklamalara, hazımsızlıklara rağmen Yorum ve sevenleri yine doldurmuşlardı alanları. Sadece 24 saatte onca kitlenin toplanması, bir tokat daha çarptı faşizmin yüzüne. Nuriye’yle birlikte kısa birer konuşma yaptık. Ben geçirdiğim süreci anlattım, Nuriye’de başlayan direnişini. O kalabalığın önünde konuşmak çok heyecan vericiydi ama onca dostun önünde, insan yalnız olmadığını bir kez daha görüyor. Sonrasında önce Eskişehir’e, sonra Kırşehir’e ailemi ziyaret etmeye gittim. Gördüm ki, hepimiz için çok öğretici bir süreç olmuştu. Çok kısa bir süre öncesinde hayatında, direniş, çadır, açlık grevi gibi sözcükler dahi olmayan ailemin beni kesin öldüreceğini düşünüyordum. Özellikle, babamdan çok çekinmiştim başlarda ama başka bir yol olmadığını biliyor, onların da bunu kabulleneceklerine inanıyordum. Direniş gücünü gösterdi, benim sağ görüşe sahip, muhafazakar ailem tüm endişelerine rağmen, beni bu süreçte hiç yalnız bırakmayarak gücüme güç kattı. Kırşehir’deki arkadaşlarımın izlenimine göre, ailem vazgeçmeyeceğimi bildiklerinden, hiç teklif dahi etmemişler, destek olmaktan daha iyi bir yol bulamamışlar. Kimi zaman dualarıyla, bazen şakaları, bazen gözyaşlarıyla bu süreci benimle birlikte yaşadılar. Ve sonunda artık onların da hayatında mücadele diye bir şey var ve bu bana kendimi daha güçlü hissettiriyor. Yıllarca anlatsam, tartışsam onlara asla bunu anlatamayacaktım ama pratik hepimize olduğu gibi onlara da bir şeyler kattı, biliyorum.
Peki, şimdi neler yapıyorum, ondan da bahsedeyim. Çok güzel bir tecrübe yaşadık ama hayat halen devam ediyor. Hala çocuklar öldürülüyor, emekçiler baskı altına alınmaya çalışılıyor, işçiler sömürülüyor, hayatın her alanında adaletsizlik kendini gösteriyor. Hala yapacak çok işimiz var. Benim hayatımda da öyle. Görevime döndüm ama işim henüz bitmedi. Açığa alınmama gerekçe gösterilen basın açıklamasıyla ilgili 2 duruşmam görüldü. Biri hakimin evini taşıyor olduğu için bilirkişi raporunu inceleyemediğinden(!) ertelendi, diğerinde hepimiz beraat ettik. (13 Temmuz’da) Bu arada Vali Güngör Azim Tuna bana ve yakın arkadaşıma, hazırladığım bildiride geçen “Halk Düşmanı” ifadesinden dolayı kamu görevlisine hakaret davası açmış, ifadeye çağırıldık. Savcı sordu, sen mi yazdın diye, evet ben yazdım dedim. Sonra anlattım, Ali İsmail’in katledilmesinde söylediği sözleri, delilleri karartma çabasını, Eskişehir sokaklarında binlerce insana işkence yaptırdığını, bu sırada çıkıp Rabia işareti yaptığını, madem ki kamu görevlisiyse, siyasi bir partinin savunuculuğunu yapamayacağını, benim onu kamu görevlisi olarak değil, AKP’nin koltuk değnekliğini yapan siyasi bir kişilik olarak gördüğümü, istediğim gibi eleştirme hakkına sahip olduğumu, kısacası halk düşmanı olduğu için halk düşmanı dediğimi. Avukatım da tam bir cengaver, Vali davayı kendisi açtığından, mahkemeye gittiğimiz de kendisinin de Vali’yi sorgulama hakkı olduğunu, o davaya bakan hakim adına şimdiden üzüldüğünü de söylemeden geçmedi. Bu süreçte bana destek olmamak için her türlü yolu deneyen sendika şube temsilcim bombardımanlarına devam ediyor. “Zorunlu Açıklama”larla kendini anlatma çabasına girdi, bunu yaparken de dürüst davranmıyor olmasını siyasi bir ahlak meselesi olarak görmediği de belli ki, ifadeleri son derece çarpık, dahası komik. İlk açıklamasında imza standına gelip imza atmış olmasını sendikal destek olarak yazmış mesela. Kendi imzasını toplanan onbinlerce imzadan daha değerli görmüş olmasına gülmek mi ağlamak mı gerek bilmiyorum. Hele ikinci açıklaması evlere şenlik. O kadar söylüyoruz, mücadele zorlayıcı diye, işte kanıtı. Sen aylarca karşıdan izleyeceksin, sonra da kendinde açıklama yapacak yüzsüzlüğü göstereceksin. Zaten bu suçlu psikolojisi değil mi bu açıklamaları yaptıran, bu kadar hırslandıran. Zaten elle tutulur bir emeğin olsa, pratik konuşur senin açıklama yapmana da gerek kalmaz. Ben anlamakta zorlanıyorum, bu kadar mı zor sonrasında kendini aklama çabasına gireceğine bir mücadeleye destek vermek. Bu korku niye? Her neyse, onlar bir şeylerin arkasına sığınmaya, yalanlar ve çarpıtmalar üzerinden var olmaya çalışadursunlar, ben başka detaylardan da bahsetmek istiyorum. 3 Temmuz’da İl Disiplin Kurulu da toplandı, müfettişler 1 yıl kademe durdurma cezası ve il dışı sürgün önermişler. Tebliği almamakla beraber kademe durdurma onaylanmış diye bir duyum aldım. Şu an Kırşehir’deyim, muhtemelen döndüğümde tebliğ edeceklerdir ki elbette bunu da kabullenmem mümkün değil. Hemen bir dava süreci başlatacağım. Ayrıca geçtiğimiz hafta yine Milli Eğitim Müdürlüğü’nden aldığım bir telefon sonucu açlık greviyle de ilgili bir soruşturma başlatılabileceği sonucunu çıkardım. Bu soruşturma meselesi ve il dışı sürgün tehdidi beni çok sinirlendirdi. Faşizm halen hıncını çıkarma derdinde. Gerçi bu hazımsızlıkları beni biraz güldürmüyor desem yalan olur, hem her türlü adaletsizliği yapacaksın hem de teşhir olunca gocunacaksın. Ne kadar alışılmış ama alışılmaması gereken bir durum aslında. Hemen bir basın açıklaması yaparak bu baskılara karşı da sessiz kalmayacağımı ilan ettim. Kısacası, her halükarda mücadele bir şekliyle devam edecek. Öncesinde de söyledim ya, yapacak çok iş var. Ama biz güçlüyüz, çünkü biz haklıyız. Bir arkadaşım, zulmünüz artsın demişti bir sosyal medya yorumunda. Onlar zulmettikçe bizler daha da sıkı asılıyoruz mücadeleye. Zulüm arttıkça güçleniyor, gücümüzün farkında oluyoruz. Daha çok yapacaklar, biz daha çok direnecek, daha güçlü mücadele edeceğiz ve zafer direnen emekçinin olacak. Tüm bu süreçte onların sahip olmadığı şeylere sahibiz, birbirimize, dayanışmamıza, haklılığımıza, kenetlenmemize yalnızca biz sahibiz. Bunun önünde hiçbir şekilde duramayacaklar, biz kazanacağız.
Yeri gelmişken birikmiş teşekkürlerimi de etmek istiyor ancak nereden başlayacağımı bilemiyorum. Öyle güzel insanlar var ki hayatımda, hepsini tek tek saymak isterim ama sayfalarca tutacağından yazamayacağım. Eskişehir’deki dostlarım, yoldaşlarım; bir an bile beni yalnız bırakmadınız, her türlü durumda hep yanımdaydınız. Bu mücadelenin benim değil bizim olduğunu her an gösterdiniz dosta düşmana. Kamu emekçileri cepheli dostlarım, birimiz hepimiz hepimiz birimiz için diyerek uzakta da olsak, mücadeleyi benden daha da fazla sahiplendiniz, sesimi her yere taşıdınız, bu kadar güzel bir aileye sahip olduğumun bilinciyle gönlümün hep rahat olmasını sağladınız. Bu süreçte yeni tanıştığım, hayatıma mücadeleyle giren dostlarım, bunlar yaşanmasa sizleri tanıyamayacak olacaktım ki bu benim adıma büyük bir kayıp olurdu. Yalnızca destek olmak, mücadeleye omuz vermekle kalmadınız, yalnız olmadığımızı, birlikte çok güçlü olduğumuzu bir kez daha gösterdiniz. Umut verdiniz, umut oldunuz. Ve sevgili ailem, bu süreçteki güçlü duruşunuzla, metanetinizle ve bana saygı duyarak destek oluşunuzla beni endişelerimden arındırarak güç verdiniz. Herkese çok ama çok teşekkür ediyor, sizlere sahip olmanın gururunu yaşıyorum.
Çok ama çok uzun bir yazı oldu farkındayım. Son olarak yine bir itirafla sözlerimi bitireceğim. Direnişe başlamadan önce pek çok şey için kaygılandığım oldu. Günlerce ölçüp biçtim, ya çok zor olursa, ya kazanamazsam, ya yeterince destek olmazsa, ya ailem çok üzülürse gibi. Ama duramıyordum, bir şeyler yapmam gerekiyordu. Bu haksızlığa boyun eğemezdim ve yola çıktım. Elbette pek çok sorunlar çıktı karşıma, çıktıkça çözdük, çözdükçe yenileri çıktı, onları da çözdük derken süreç geçti gitti. Öğrendim ki bir şeyi kafanda büyütmek, yaşamaktan daha korkutucu. Başladığında gerisi geliyor mutlaka. Derler ya, kervan yolda düzelir diye, aynen olan bu işte. Yeter ki kararı ver, aşılamayacak hiçbir endişe olmuyormuş. Diyeceksiniz ki bu ne özgüven, özgüven değil aslında. Bu kendime veya bireylere güvenle alakalı değil, örgütlülükle, yoldaşlıkla alakalı bir durum. Hepimizin kendince zaafları olduğu gibi, kendince olumlulukları da var. Biz bir araya geldiğimizde tüm bunları birleştiriyor, zaafları körelterek olumlu yanları büyütüyoruz ve karşı konulmaz bir güç oluyoruz. Tüm güvenim buna işte. Haksız mıyım?
Bu yazıyı okumadaki sabrınız için de ayrıca teşekkür ediyorum.
Yeniden, başka mücadelelerde görüşmek üzere şimdilik hoşçakalın diyor ve hepinizi sımsıkı kucaklıyorum.
HATİCE YÜKSEL