
Yazarın Adı: Ali Ercan Gökoğlu
Yayınevi; Boran Yayınları
Kitabı Okumak için Tıklayınız
Halkın Kütüphanesi için Tıklayınız
GİRİŞ
Parti, “yaşamınızı yazsın” dediğinde bunun hiç de kolay olmayacağını biliyorduk. Bunun birinci nedeni zaman sorunuydu. Ne zaman yazabilirdik… Akla ilk gelen tutsaklık oluyor. Ancak tutsaklık koşullarında da bunun hiç de mümkün olmadığını görüyorduk. 2017 yılında tutuklanıp Yunanistan’ın Larissa hapishanesinde günlük yaşam programı yaptığımda kendi yaşamımı anlatmak için programın bir yerine sıkıştıracak hiç zaman yoktu. Bizden okumamız ve yazmamız istenen çok sayıda kitap ve broşür çalışmaları vardı. 18 aylık tutsaklığımız sürecinde Yunan hapishanelerindeki tüm tutsak arkadaşlarımızın yazdığı kitap ve broşürler oldu.
Tahliye olduktan sonra arkadaşlar yine kendi yaşamlarımızı yazmamız konusunda ısrarcı oldu; fakat dışarıda yazmak hiç mümkün olmuyordu. Çünkü dışarıda da her birimizin üzerinde çalıştığı kitap, broşür vb. çalışmalar, dergi yazıları mutlaka zaten oluyordu. Hem de üst üste birikmiş şekilde.Zamanında bitiremediğimiz her iş bir diğerinin zamanından çalıyordu. “Sonra demek, asla yapılmayacak iş demektir” sözü pratiğimizde defalarca kanıtlanmıştır.
Bir yılı doldurmadan 20 Mart 2020 yılında tekrar tutuklandık. Hareket yine ısrarla kendi yaşamımızı yazmamızı istiyordu. Ancak, ‘bu sefer yazarız’ diyebileceğimiz koşulumuz hiç olmadı. Tutsaklığımızın ikinci haftasında peşimizden, dışarıda yarım bıraktığımız kitap çalışmalarıyla birlikte yenileri geldi.
Yunan hapishanelerinin bazılarında illegal yollardan telefon edinmek çok pahalıya da olsa mümkündü. Hemen bir telefon almaya karar verdik. Fakat, korona salgın hastalığı ve pandemi önlemleri nedeniyle hapishanelere uzunca bir dönem ziyaretler yasaklandı ve telefon gibi aletlerin illegal yollardan da olsa girişi mümkün olmadı. İçeride daha önceden var olan telefonları sınırlı oranda kullanma koşullarımız oluyordu. Bu koşullarda telefonu elimize
geçirdiğimiz anda hızla internete girip yapacağımız araştırmaları yapıp bir SD karta resim olarak kayıt ediyor, daha sonra da USB ile televizyon ekranından yaptığımız araştırmaları okuyarak çalışmalarımızı yapıyorduk. Yaklaşık bir yıl ranzanın üzerinde televizyonu bilgisayar monitörü gibi kullanarak çalışmaları sürdürdük.
Pandemi bittikten sonra içeriye illegal telefon giriş yolları tekrar açıldı. Biz de iki telefon aldık. Mahkeme günleri de yaklaşıyordu. Yoğun bir propaganda süreci başlatmalıydık. Yunanistan Özgür Tutsak sosyal medya sayfaları açtık. Özgür Tutsak adında günlük bir yayınımız da vardı. Hapishaneler arasında iletişimimiz daha aktif hale geldi. Telefonu olan diğer hapishanelerdeki tutsak yoldaşlarımız ile günün 24 saat görüşme olanağımız vardı. Bu süreçte gece gündüz adeta vardiyalı çalışıyorduk. Her birimizin elinde en az üç-dört kitap, broşür çalışması vardı.
Mahkemeler başladığında daha yoğun bir kampanya sürecine girdik. 96 gün süren süresiz açlık grevi dahil çalışma tempomuz hiç düşmedi. Sonuç olarak 2020-2022 tutsaklık döneminde kendimizi yazacağımız kitap için hiç zaman olmadı.
Tahliye olduktan sonra hareketten bize gelen ilk mesajlardan birisi, yine “kendi yaşamınızı yazın” oldu. Hareket vazgeçmemişti, yine ertelediğimiz bir çalışma geliyordu karşımıza. Çünkü bu süre içinde bir çok yoldaşımızın kendi devrimcileşme sürecini anlattığı roman örnekleri vardı. Oldukça da güzel, eğiticiydi. Dayı’nın “her devrimcinin yüreği, yazılacak bir romandır” sözü vücut buluyordu. Hatta bu süreçte Şadi arkadaşımız da mücadele döneminin bir kesitini anlatan “Ainesi İştir Lafa Bakılmaz” kitabını yazmıştı. Onu da mahkeme sürecinde topluca okuduk, yazmak için oldukça motive ediciydi. Fakat dışarıda kaldığımız bir yıl boyunca bunun koşulu yine olmadı.
6 Şubat 2024 tarihinde Hazal yoldaşımızla Yunanistan’ın Oropos kasabasında gözaltına alınıp karakolun pis bir hücresine atıldığımızda, “bu sefer yazamazsan başka seferi olmayacaktır” diye düşünürken Hazal da “abi bu sefer kendi yaşamını yazarsın” dedi. Oropos polis karakolunun soğuk, pis hücrelerinde kitabın ilk kurgusu oluşmaya başladı.
Atina Terörle Mücadele Biriminde 16 günlük gözaltında kısmen kitabın programı çıktı.
Yeni Bir Yol kitabının yazımı Girit Hanya Yüksek Güvenlikli Hapishanede başladı. Hanya Açık Hava Hapishanesinde bütün günler ve geceler kitabın dışarıya kalmadan bitirilmesi için yazıldı. Yazılanların başına bir kaza bela gelmemesi için yazılanların resmi çekilip dizgisi yapılmak üzere derneğe gönderildi. Açık hapishanedeki tutsaklığım sadece bir hafta sürdü. Açık hapishaneden sonra kitabın yazımı 40 günlük açlık grevi sürecinde büyük oranda tamamlandı.
Kitabın çok az bir kısmı tahliye sonrası dışarıya kaldı.
Hapishanede yazmanın zorlukları Bazen bir isim dilinin ucuna takılır, gerisi gelmez. Aslında birkaç dakika önce aklında olan isim bir anda yok oluverir. O muydu, bu muydu… mümkünatı yoktur. Bu durumda en iyisi isim yerine bir soru işareti koyup devam etmek. Yazarken dilinin ucuna takılan şeyler daha sonra ya yemek yaparken ya da havalandırmada volta atarken, koşarken geliverir. Hafıza çalışmaya başlamıştır, koşarken daha önce aklında olmayan daha başka şeyler de gelmeye başlar. Demek ki, koşmakla beyinin çalışması arasında doğrudan bir ilişki varmış. Eğer o anda not almaz ya da hatırlatıcı kodlamalar yapmazsan yine unutursun onları, bu sefer de onları hatırlamak için kendini zorlarsın.
Vatan Sevgisi
Kasım 2011 Van depreminde şehir merkezinden uzak bir köyün tamamı yıkılmıştı.
Köyün evleri kerpiç, toprak evler. Köylüler oldukça yoksul. İki metreyi bulan kardan dolayı ne yardım gidebiliyor ne de yaralılar şehire taşınabiliyor. Köylülere ulaşmak bile günleri almıştı.
Aynı köy 1941 Erciş depreminde de 1976 Çaldıran depreminde de yerle bir olmuş. Bu üçüncü yıkılışı. Her yıkılışında onlarca insanı ölmüş köylünün. Deprem yıkıntılarının arasından kurtulan hamile bir kadın doğum sancıları çekiyor. Acil yardım gelmezse ölecek. Fakat deprem olmasaydı da yollar kardan kapalı. Cep telefonu ile acil yardım isteyen köylülere ne havadan ne karadan yardım ulaşamıyor.
Her seferinde yerle bir olmasına, yüzlerce insanının kerpiç evlerin yıkıntılarında ölmesine rağmen Van’ın bu köylülerini orada tutan nedir?
Üstelik kışın kardan dolayı köyün yolları en az üç ay kapalı kalıyormuş…
Hamile kadınların doğumda ölmesine köylü alışık. Köyün görüntüleri daha sonra televizyonlara da yansımıştı. Tek bir ağacın dahi görünmediği bir dağ köyü. Öyle önünden şorul şorul çayların, ırmakların aktığı, verimli ovaları olan bir köy de değil. Her depremde onlarca yakınını kaybeden o köylüyü orada tutan nedir?
Avrupa’ya işçi olarak giden halkımızın birinci isteği, ölünce cenazesinin ülkede, köyüne götürülüp gömülmesidir. Bunun için özel cenaze sigortası icat etmişler. Aylığı 50 Euro…
İşte vatan sevgisi denen şey bu olsa gerek.
1950’lerden sonra vatanını yurdunu terk edip gitmek zorunda kalan insanlarımızı teselli etmek için “Vatan doğduğun yer değil, doyduğun yerdir” sözünü uydurmuşlar. Ama gerçek hiç de öyle değil… Van Erciş Ortayayla köylüsü için Vatan, yolu izi olmayan o dağ başındaki köyüdür. Orada doğmuş, orada büyümüş, ölüleri orada. Yolu izi olmayan dağın başındaki o köy, toprak damlı o kerpiç evler, onlara mezar da olsa, vatanları orasıdır. Onun için terk edemiyorlar. Etseler de ölüsü geri dönüp geliyor.
Vatan, oradaki mezarlarıdır onların. Her bir dağın, taşın, derenin, ağacın, mevsimin, yılların onda yarattığı bir değer var. Onda oluşturduğu bir tarih var. Vatan onun tarihidir. Uçsuz bucaksız Anadolu’nun bozkırlarından köyleri boşalttığınızda geriye ne kalır?
O bozkırda dağın, taşın, toprağın sahibi köylülerdir.
Yeni Bir Yol kitabının birinci cildini ağırlıklı olarak köy yaşamı oluşturuyor.
Yazarken, üzerinden yaklaşık 50 yıl geçmesine rağmen Demirci Köyünün hafızamda bu kadar canlı ve diri kalması galiba bundandır.
Devrimciliğimizin bir nedeni de halk ve vatan sevgisidir.
Bugün vatanımızın yüzde 70’e yakını “maden çıkartma” adı altında emperyalist ve işbirlikçi tekeller tarafından yağmalanıyor.
Köylülük büyük oranda tasfiye edilmemiş olsaydı, emperyalistler ve işbirlikçileri bunu bu kadar rahat yapamazlardı. Çünkü toprak, vatandır, namustur köylü için. Emperyalist ve işbirlikçi maden şirketlerinin yağmaladığı o dağların, taşların her birinin köylü için bir geçmişi, bir değeri vardır. O topraklar köylünün gelecek kuşaklara mirasıdır.
Yeni Bir Yol kitabının birinci cildi köylülüğün evrimi ve tasfiye sürecinin canlı tanıklığıdır.
AKP iktidarı bugün büyükşehir belediyeler kanununda yaptığı değişikliklerle “köy”ün adını bile ortadan kaldırdı. Demirci Köyü şimdi Çubuk ilçesine bağlı bir mahalle olarak geçmektedir.
Köyün dron çekimi görüntülerine baktığımda üç baş tepelerini görmesem tanıyamazdım. 60’lardan itibaren ekmek parası için köyü terk edenler, şehirlerde, yurt dışında çalışıp emekli olduktan sonra tekrar köye dönüp ev yaptırmış.
Bu sefer evler çorak damlı değil, kiremit çatıları var. Alt katlarında ahır da gözükmüyor. Etrafta köyü andıran ne bir davar, ne de bir sığır sürüsü var. Bir köy ekonomisinden söz etmek mümkün değil. Şehirden köye göçenlerin iki temel gerekçesi var.
Birincisi, bir umutla ekmek kapısı arayışı içinde gittikleri şehirler, umut olmamış. Vatan özlemi hep ağır basmış. Bir ömür verip çalışarak emekli olduktan sonra ellerine geçen birikimleri ile ilk yaptıkları şey bırakıp gittikleri köylerine bir ev yaptırmak olmuş. Şehirden tekrar köye göçenlerin neredeyse tamamı emeklilerden oluşuyor.
Bu sadece Demirci için geçerli olan bir durum değil, Anadolu’nun bütün köyleri için böyle. Şehirlerde çalışıp emekli olan emekçiler “son durak” olarak tekrar özlemini duydukları vatanlarına dönüyorlar.
Bunun ikinci nedeni ise, nasıl ki, bir zamanlar ekmek parası arayışı içinde halkımız köylerden şehirlere göç etmişse, şimdi de yine ekmek için köylerine dönmektedirler. Çünkü emekliler için aldıkları emekli aylıkları ile şehirlerde yaşayabilmeleri çok zordur. Köyde herhangi bir ekonomik faaliyette bulunmasalar da, şehirlere göre hayat çok daha ucuz. Köylülük çok büyük oranda tasfiye edilmiş durumda. Hayvancılık alanında tek tük küçük kapitalist işletmeler kuranlar olsa da esas olarak köyler de, “emeklilik” sürecini yaşamaktadır.
İki ciltten oluşan Yeni Bir Yol kitabının birinci cildi toplumdaki bu dönüşümle birlikte Erhan’ın devrimci dönüşümünü ele almaktadır. Bu dönüşümün temel gücünü vatan ve halk sevgisi oluşturmaktadır. Bu nedenle kitabımızın birinci cildinin adına “Vatanı Sevmek”, İkinci cildine ise “Halkı Sevmek” dedik.
Çünkü bu ikisi olmadan devrimci olmak ve faşizm koşullarda mücadelenin her türlü bedelini göğüsleyerek devrimcilik yapmak mümkün değildir.
Yeni Bir Yol kitabımızın birinci cildi vatan sevgisini, somut hayatın ve mücadelenin içinden anlatıyor. Yeni Bir Yol’un ikinci cildi, 1999’dan 2008 yılına kadar -tutsaklıklar da içinde ülkedeki pratik mücadele yıllarını anlatmaktadır.
Ali Ercan Gökoğlu