Şanlıurfa’da bir lisede gerçekleştirilen silahlı saldırıda çok sayıda öğrenci ve öğretmen yaralanırken, hemen ertesi gün Kahramanmaraş’ta bir ortaokulda yaşanan katliamda çocuklarımız hayatlarını kaybetti.
Daha ömürlerinin başında, en temel yaşam hakları ellerinden alınan körpecik evlatlarımızın acısı yüreklerimizi dağladı…
Evet, öfkeliyiz ve üzgünüz…
Çünkü biliyoruz ki bu ölümler kader ya da talih değil. Her seferinde aynı karanlık düzen, çocuklarımızı ve sevdiklerimizi sistematik olarak bizden koparmaya devam ediyor.
Ama çaresiz değiliz…
Çünkü bu düzenin sorumlularını da, yarattığı sonuçları da çok iyi tanıyoruz…
Benzeri katliamların ardından aşina olduğumuz gibi, tanıdık tartışmalar yine düzenin kalemşörlerince devreye sokulmaya başlandı.
Failin bireysel özelliklerine indirgenen tartışmalar, sınıfsal perspektiften soyutlanmış türlü psikolojik etiketlemeler ve medyada köpürtülen lanetleme kampanyalarıyla halkımızın biriken öfkesi kontrollü bir şekilde boşaltılmaya çalışılmaktadır.
Muhtemelen birkaç gün sonra yine yaratılacak başka bir köpük gündemle her şey unutturulmaya çalışacak, bu bezirgân saltanatı kaldığı yerden devam ettirilecek…
Oysa bu katliamlar, tekil bireylerin değil; sistematik olarak yozlaştıran ve çürüten faşist düzenin ürünüdür…
Bugün ülkemizdeki eğitim sistemi, emperyalizmin en önemli ideolojik aygıtlarından biri olarak ve tepeden tırnağa ona hizmet edecek şekilde şekillendirilmektedir.
Özellikle Amerikancı Fulbright eğitim anlayışının on yıllardır bu topraklarda adım adım filizlendirilmesi, gençliği tüm kolektif değerlerden koparan; bireyciliği, yozlaşmayı, mafyacılığı ve rekabeti dayatan bir toplumsal yapının hâkim kılınmasına yol açmaktadır.
Bu toplumsal modelin en uç ve kanlı sonuçlarını uzun yıllardır dünya halklarının baş düşmanı olan Amerika Birleşik Devletleri’nde yaşanan sayısız katliam örneklerinde görmekteyiz.
Adeta bir bilgisayar oyunundaymışçasına insanları rastgele katleden buhranlı gençlerin ve okul katliamlarının neredeyse bir doğa olayı gibi sıradanlaştığı o toplumsal yapı, artık yeni tip sömürge ilişkilerinin şekillendirdiği ülkemizde de peş peşe ortaya çıkmaya başlamıştır.
Bazen çete, mafya ve kontrgerilla yapımı dizi ve filmler; bazen sosyal medya ve bilgisayar oyunlarındaki zararlı ve yozlaştırıcı içerikler…
Her türlü kör şiddetin sıradanlaştırılması, ırkçılık, yabancı düşmanlığı, kadına, çocuğa ve hayvana yönelik sapkın şiddet, süregelen yalnızlaşma, yabancılaşma ve geleceksizleşme…
Birbirinden farklı gibi görünen ama birbirini tetikleyen tüm bu olgular, aslında çürüyen ve çürüten emperyalist sistemin dışa vuran cerahatleridir.
Son olarak Epstein dosyalarında ayyuka çıkan gerçek de budur.
Bunun üzerine konuşmadan yapılan her değerlendirme, yine bu yıkılası düzene can suyu olmaktan öteye gitmeyecektir.
Bu sürecin ülkemizdeki yürütücüsü olan AKP-MHP faşizminin süregelen eğitim politikaları da bu program kapsamında tamamen uluslararası tekellere ve onların yerli işbirlikçilerine göre şekillendirilmektedir.
Tarikatçı Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’de temsil edilen gericilik, eğitimi bilimsel ve kamusal bir hak olmaktan çıkarıp piyasacı anlayışa ve emperyalist planlara hizmet eden bir araç olarak muhafaza etmektedir.
Okullarımızda, düzene uygun kafalar yetiştirmek adına gençlerimiz her anlamda yozlaştırılırken, diğer yandan da piyasanın dönemsel ihtiyaçlarına göre yönlendirilmektedir.
Çocuklarımız ya gerici müfredatın karanlığına ya da tekelci burjuvazinin ucuz iş gücü ihtiyacına teslim edilmektedir.
MESEM uygulaması bunun en somut örneklerinden biridir. Daha çocuk yaşta öğrencilerin “mesleki eğitim” adı altında güvencesiz, denetimsiz ve ucuz iş gücü olarak sermayeye sunulması, bu düzenin çocuklara reva gördüğü geleceği açıkça ortaya koymaktadır.
Okul sıralarında olması gereken çocuklar, neredeyse tam zamanlı olarak fabrikalarda, atölyelerde ve şantiyelerde çalıştırılmakta; hayatlarını kaybetmekte ya da sakat kalmaktadır.
Eğitimden koparılan, geleceksizliğe itilen ve değersizleştirilen bu kuşaklar, aynı zamanda derin bir psikolojik ve toplumsal yıkımın içine sürüklenmektedir.
Sistemin yarattığı bu çok yönlü tahribat; yoksulluk, eşitsizlik, umutsuzluk, şiddet kültürü ve yabancılaşma ile birleştiğinde, ortaya böylesi münferit psikopatik patlamalar çıkmaktadır.
Dolayısıyla ABD’de yaygın olan okul katliamlarının arkasında yatan toplumsal gerçeklik neyse, bugün vatanımızda yaşananların kökleri de aynı zeminde aranmalıdır.
Düzen siyasetinin çözüm olarak sunduğu daha fazla güvenlik, daha sert cezalar ya da idam tartışmaları ise yalnızca birer aldatmacadır.
Çünkü bu düzen, yarattığı sorunları çözme kapasitesine sahip değildir.
Aksine, bu tarz krizlerden beslenerek ve fırsata çevirerek kendisini yeniden üretmektedir.
Çocuklarımızın ve gençlerimizin yaşamını koruyamayan, onlara adil ve özgür bir gelecek sunamayan bir sistemin hiçbir meşruiyeti de yoktur.
Bugün yapılması gereken de, bu çürümüş düzenle onu ortadan kaldırmak üzere köklü bir hesaplaşmaya girişmektir.
Çünkü biz biliyoruz ki çocuklarımızı, gençlerimizi yaşatmanın yolu, bu düzeni değiştirmekten geçiyor.
Onları bireyciliğin, kör şiddetin ve umutsuzluğun değil; dayanışmanın, özgürlüğün ve eşitliğin hâkim olduğu bir dünyada büyütmek zorundayız.
Bu karanlığı dağıtacak olan, halkın ve onun öncülerinin örgütlü gücünün yaratacağı yeni toplumsal düzendir.
ocaklarımızın, Gençlerimizin geleceği için başka bir ara yol, Devrimci olmaktan başka da çıkar yol yoktur…
“GENÇLİK GELECEKTİR, GELECEK İSE SOSYALİZMDEDİR!
16.04.2026
AVUSTURYA HALK CEPHES
