2
Merhaba.
Direniyoruz; çünkü devrimci sanatçılara düşmanlar, devrimci avukatlara düşmanlar. Devrimci mimar- mühendislere düşmanlar, devrimcilere düşmanlar…
Çünkü devrime düşmanlar. Devrim, halkın hakkı olanı çekip almasıdır zalimin elinden. Devrim, halkın yaşadığı ölümlerin, acıların, açlığın hesabını sormasıdır. Sadece sorması değil, o hesabı görmesi, defteri dürmesidir. Devrim, vatanımızın işgal edilmesine, emperyalistlere peşkeş çekilmesine karşı kurtuluş savaşı vermektir.
Devrime düşmanlar, çünkü devrimin çok yakında olduğunu görüyorlar. Enselerinde hissediyorlar halkın öfkesini, kâbuslarında görüyorlar, döktükleri kanın içinden yürüyüp gelenleri… Saray sofralarında aç çocukların etini yiyenler, ‘çocuklarım aç’ diye alev alev yananların ateşlerinin bu şatafatlı-yaldızlı saltanatlarını yıkacağını biliyorlar. Kokusunu alıyorlar, sesini duyuyorlar o cayırtının, isin, dumanın…
Bu yüzden saldırıyorlar terör listeleriyle, işkencehaneleriyle, gizli tanıklarıyla, mahkemeleriyle, cüppeli cellâtlarıyla, hapishaneleriyle…
Bu yüzden saldırıyorlar medyasıyla, gazeteleriyle, eli kalem tutan haydutlarıyla…
Bu yüzden saldırıyorlar halka değil de, saraya secde eden sanatçı müsveddeleriyle…
Saldırıyorlar bu topraklar kendilerine cennet, bize cehennem olsun diye…
Başaramayacaklar! Çünkü tarihsel ve siyasal olarak yenikler. Faşizm öldürür, yakar, yıkar, bombalar, asit kuyularına atar, tecrit hücrelerinde işkence eder, ama bitiremez halkı. Halkın öfkesi büyüdükçe kendileri küçülüyorlar, farkındalar. Ne zaman mı kazanırlar? Bir halk toptan sessizliğe gömüldüğünde!
Ellie Wiesel ‘Adaletsizliği engelleyecek gücünüz olmadığı zamanlar olabilir. Fakat itiraz etmeyi beceremediğiniz bir zaman asla olmamalı’ diyor. İşte bu itiraz, bu isyan, bu karşı çıkış biterse, o gün kazanacaklar! Bitsin diye bunca saldırıyorlar devrimcilere. Başaramayacaklar!
Öleceğiz belki, açlığın koynunda öleceğiz ama yenilmeyeceğiz. Çünkü boyun eğmeyeceğiz, çünkü teslim olmayacağız. Halkımızı seviyoruz, halkımızın ekmeğe adalete doyacağı günler ufukta. Bakmasını bilene…
Yüreğinizi karatmadan bakın halkın çektiklerine. Umudunuzu yerlere eğdirmeden, değdirmeden bakın… Bu karanlık, bu zorba, bu lanet günlere belleğinizin aydınlığıyla bakın. Bitmiş, yıkılmış, çökmüş diye gördüğünüz halkın bereketli elleri değildir. Tam tersine saray saray yükselen sömürü saltanatıdır. Sinmiş, çekilmiş, korkmuş diye duyduğunuz halkın sesi değildir, her gün bas bas bağırarak ayakta durmaya çalışan yozlaşmış ve ahlaksız faşizmdir. Çünkü ‘Adaletin olmadığı yerde, ahlak da yoktur’ diyor Montaigne…
Ben küçücük hücredeyim. Soğuk, beton, kafes demirler, dikenli teller ve 1 saatlik gökyüzü… Buradan bakıyorum halkıma ve doludizgin gelen öfkeyi görüyorum. Umudun kırbacıdır o öfke. Umut, bahşedilmez. Umut, kendiliğinden gelip de kapınızı çalmaz. Bu karanlığın ortasında onu arayacak, bulacak, ona sarılacak, onu yayacak olan sizsiniz, biziz.
Umut nedir? Değişime inançtır! Değiştirecek olan kim? Açlığa yalnız açlar son verebilir diyor Ustamız. Adaletsizliğe de yalnız mazlumlar, hakkı çalınanlar son verebilir. Kimden bekliyorsunuz adaleti? Bizden çalanlardan mı? Mümkün mü? Hayır, halk için adaleti yalnız halk sağlayacak. Bizim açlığımız buna da çağrı. Gerçeğe, hakikate yüzünüzü dönün diye ömrümüzü koyduk ortaya.
Belki bu koca karanlıklar imparatorluğunda neye yarar 3-5 kişinin direnişi diyenler vardır aranızda. Yılanda açılan iğne ucu kadar yaradır açlığımız. Bunun anlamını Yaşar Kemal, İnce Memed’de anlatır:
“ – Yılan nasıl ölür bilir misin?
– Bilmem, dedi Sadi
– Başını ezersin, taşla ölür, bu bir… Bir de boğarsın yılanı, bu ikii… Bir de kurşunlarsın. Yılan türlü türlü ölür. Bir de nasıl ölür bilir misin?
Bir yılan iğne ucu kadar bir yara alırsa… İğne ucu kadar bir yara ne ki? Bir insan, bir hayvan, iğne ucu kadar bir yara alsa ne olur? Hiçbir şey olmaz… Halbuysam ki bir yılan iğne ucu gibi bir yara alırsa ölür. Yılan iğne ucu kadar da olsa bir yara alınca sarıca karıncalar o yaraya üşüşürler. Bir gün içinde yılanı yer bitirirler. İşte İnce Memed, yılandaki bu iğne ucu kadar yaradır. İnce Memed ölse de, yaşasa da gayrı ne biz, ne de hükümet kolay kolay iflah olmayız. Başımız dertten kurtulmaz. Köylü sarıca karıncalar gibidir, akılsız, yolsuz, yordamsız, amma velakin bir yerde iğne ucu kadar bir yara açılmasın, yer bitirir bizi. Önce teker teker, sonra toptan yiyip bitirirler.” (İnce Memed, 2. Cilt, sf. 339)
İnanmayana, umutsuza, gücüne güvenmeyenedir çağrımız. Açlığa yattık diye bu koca saraylar yıkılmayacak. Ama ölsek de, kalsak da o iğne ucu kadar yarayı açacağız. Bunun için bin ömrümüz olsa vermeye hazırız. Bu topraklarda adaleti sağlayacağız. Biz görecek yada görmeyeceğiz önemi yok. O adalet için üstümüze düşeni yapmaktan kaçmayacağız. Sorumluyuz çünkü. Bu halkın evladıysak, halkımızın yaşadıkları ve yaşayacaklarından sorumluyuz. Herkes sorumlu. Aziz Nesin: ‘söylediklerimiz kadar sustuklarımızdan da sorumluyuz’ diyor. Bu zorbalığa boyun eğen, sesini çıkarmayan, susan, konuşmayan, karşı çıkmayan da sorumlu.
Sorumlu olmak; zulmün karşısına
– Direnişle,
– Adaletsizliğin karşısına hesap sorarak, hesap görerek,
– Yalanların karşısına hakikatle,
– Sansürün karşısına daha çok konuşarak
– Yasaklı meydanların zincirlerini kırıp bir çağlayan gibi akarak
– Sokak sokak, kapı kapı, kulak kulak umudu yayarak çıkmak demek…
Bizlerin kör hücrelerden yapabilecekleri varsa, sizlerin önünde engin ufuklar var. Mesele yurdumuzda, vatanımızda yaşananlar karşısında ne kadar sorumlu hissettiğini imiz kendimizi.
Öğrenci- memur işçisi, aydın-sanatçısı, işsizi, çocuğu-yaşlısı, kadını erkeğiyle yaşadığımız toprakların kaderini yazıyorsunuz. En sessiz olduğunuz anda dahi yazıyorsunuz. Boyun eğerek, sessizliğinizle yazıyorsunuz. Katillerin, hırsızların, soysuzların bizlere biçtiği çığlardan, depremlerden, ölümlerden kaderi mi yaşayacağız? Yoksa halkın hakikatini kuşanıp yaratacağımız depremler, çığlarla zulmü yerle bir mi edeceğiz? Yapacağınız yada yapmayacağınız her şey bu soruya cevap olacak.
Umutla kalın.
