6
Sendikalar, Demokratik Kitle Örgütleri Daha Ne Kadar Sessiz Kalacak?
Nuriye Gülmen tarafından 9 Kasım 2016 tarihinde Yüksel Caddesi İnsan Hakları Anıtı önünde başlatılan, daha sonra yeni direnişçilerin katılımı ile devam eden “İşimizi Geri İstiyoruz” eylemi, 550’li günleri geride bıraktı.
Bu 550 gün boyunca, faşizmin direnişi bitirebilmek için denemediği yöntem kalmadı diyebiliriz. Her defasında, direnişçilerin iradesi karşısında çaresiz kalan AKP iktidarı ve onun polisi, yeni araçları devreye soktu. Açlık greviyle büyüyen, kitleselleşen direnişten korkusu nedeniyle, Nuriye ve Semih’i tutukladı ama Yüksel direnişini bitiremedi. Tutuklama saldırısı tam ters bir etki yarattı; binler Nuriye ve Semih’in taleplerini sahiplendi; mahkemelerde onları yalnız bırakmadı. Daha sonra, direnişçileri ev hapsi kararı ile teslim almak istedi, ancak bu saldırı da direnişçilerin ev hapsini tanımaması ile boşa çıkarıldı.
Direnişi bitirme saldırısının bir sonraki ayağını ise “Kabahatler Kanunu’na Muhalefet” adı altında direnişçilere para cezası kesilmesi oluşturdu. Her gün hukuksuz yere 2 kez gözaltına alınan, işkence gören Yüksel direnişçileri, bu kez de on binlerce Lira’yı bulan para cezaları ile tehdit edilmeye başlandı. Ancak İrlandalı devrimci Bobby Sands’in dediği gibi: “Bütün cephanenizi de yığsanız, ezilmeyi reddetmiş bir insanın karşısına koyacak bir şey bulamaz”dınız. Yüksel direnişi, bu sözü tarihsel olarak bir kez daha somutladı. İşleri, onurları, ekmeklerini için direnmeye kilitlenmiş olanları, faşizmin bu taktiği de durduramadı.
Bütün bu saldırılarından sonuç alamayan faşizm, direnişçilerin iradesi karşısında yenilmesinin öfkesiyle, fiziki işkenceyi arttırdı. Gözaltı işlemleri, direnişçilere adeta linç saldırılarına dönüştü. Onlarca çevik kuvvet polisi ve sivil polis amirleri, direnişçileri sakatlama, hatta öldürme maksatlı işkence yapmaya başladı. Yerlerde sürükleme, kalıcı hasar oluşturacak şekilde kafa ve göğüs bölgesine vurma, ana avrat küfürler, saç yolma, kol-bacak kırmaya dönük saldırılar olağan hale geldi. İşkenceye uğrayan direnişçilerin Yüksel Caddesi’ni kaplayan çığlıkları, sokaktan geçen halktan insanların polise tepki göstermesine neden oldu.
Faşizmin direnenlere, kendisine karşı mücadele edenlere yönelik on yıllardır devam eden sistematik işkence politikası, Yüksel Caddesi’nde bir kez daha hayata geçiriliyor. İşkencenin fiziki boyutu bazen öylesine görünür oluyor ki; görmek, duymak istemeyenlerin bile mecburen gündemine giriyor. Özellikle direnişçiler ve dostları için hayati tehlike oluşturan saldırıların, ağır fiziksel işkence görüntülerinin sosyal medyada paylaşılmasıyla, hassasiyet artıyor.
Yüksel direnişinin 539. gününe denk gelen 1 Mayıs’taki akşam açıklamasına, AKP’nin polisi bir kez daha çok sert saldırdı. O akşam açıklamaya çıkan 3 kadın direnişçiye, TOMA’dan tazyikli su sıkıldı; direnişçiler sırılsıklam halde yerlerde sürüklenerek gözaltına alındı. Oysa direnişçiler sadece 3 kişiydi ve alanda belki 50’nin üzerinde sivil ve çevik kuvvet polisi vardı. İsteselerdi; kendi yasalarını uygulayıp gözaltı işlemini yapabilirlerdi. Ancak; 3 kişiyi TOMA’dan su sıkarak yere düşürmeyi, sakatlamayı istiyorlardı. Faşizm daha fazla şiddet, daha fazla saldırganlıkla direnişçileri yıldırmak niyetindeydi. Gülnaz Bozkurt, saçlarından tutularak yerlerde sürüklendi; Grup Yorum üyesi Bergün Varan’ı hatırlatır şekilde avuç avuç saçları yolundu. Nazan Bozkurt’un yüzüne atılan yumruklar nedeniyle gözünde ve yüzünde şişlikler oluştu. Kalp pili kullanan Acun Karadağ yerlerde sürüklendi, canına kastedildi.
Saldırının devamında ise 76 yaşındaki direniş destekçisi, direnişçilerin Perihan Teyzesi, Perihan Pulat, bir sivil polis amiri tarafından yüz üstü yere fırlatıldı. Perihan teyzemiz, her zaman olduğu gibi o akşam da, direnişe destek vermek için Konur sokaktaydı. Hastaneye kaldırılan Pulat; gece boyunca müşahede altında tutuldu. Alnında, yüzünde ve gözünde şişlikler ve morluklar oluştu; sol gözü tamamen kapandı. Ertesi gün, Mimarlar Odası’nın güvenlik kamerası görüntüleri sosyal medyada paylaşılınca, saldırının ne boyutta olduğu ortaya çıktı. Faşizmin tüm halka, tüm insani değerlere düşman olduğu, ne kadar ahlaksız olabileceği bir kez daha geniş kitleler tarafından görüldü.
76 yaşında bir kadının, polis tarafından bu kadar alenen öldüresiye dövülmesi, işkenceci saldırganın kimliğinin görüntülerde açık olmasına rağmen hakkında hiçbir işlem yapılmadan elini kolunu sallayarak gezmesi, öfkeyi büyüttü. Perihan teyzenin mosmor yüzünün fotoğrafları sosyal medyada yaygınlaştı. Pek çok gazete, haber sitesi bu görüntüleri paylaştı; hatta FOX TV Ana Haber’de bile yapılan işkence teşhir edildi.
Güvenlik kamerası görüntüleri ve işkenceye dair hastane raporu ile işkenceci polisler hakkında suç duyurusunda bulunuldu. Ayrıca, ATO’da (Ankara Tabip Odası) konuya ilişkin bir basın toplantısı düzenlendi. Basın toplantısına Yüksel direnişçileri ve direniş dostları ile bazı demokratik kitle örgütlerinin temsilcileri de katıldı. Ancak burjuva medyaya dahi konu olan, ana haber bültenlerinde yer bulan bu saldırı bile başta KESK olmak üzere sendikaların, odaların, kendine devrimciyim-demokratım diyen pek çok kesimin gündemine girmedi. İlgili ilgisiz hemen her konuda bir açıklama yapmayı kendine görev edinen KESK’teki yönetim anlayışı, aralarında kendi üyelerinin de bulunduğu direnişçilerin öldüresiye dövülmesine sessiz kaldı. Göstermelik de olsa bir açıklama yapma gereği hissetmedi.
KESK’İN TEPKİ VERMESİ İÇİN DAHA NE OLMASI GEREKİYOR?
Çok açıktır ki; 1 Mayıs akşamı gerçekleştirilen saldırı, direnişçileri doğrudan yok etme maksatlı bir saldırıdır. Özellikle, 76 yaşındaki bir kadının bu boyutta bir işkence sonucu hayatta kalmış olması tamamen tesadüftür. Peki, KESK-DİSK-TMMOB, emekten yana olduğunu iddia eden sendikalar, odalar, binalarından iki sokak ötedeki bu işkenceyi neden görmezden geliyor? En başından beri, Yüksel direnişini görmezden gelen, direnen üyelerine sendika kapılarını kapatan KESK’teki yönetim anlayışı, faşizme, işkenceye karşı çıkamayacak kadar mı direnen emekçilere düşmanlık beslemektedir? Yaşanan saldırılara tepki vermek için direnişçilerin sakat kalmasını ya da ölmesini mi beklemektedir? Yoksa, oligarşiden icazet alabilmek, faşizmin hışmına uğramamak için burnunun dibindeki işkencelere sessiz kalmaya devam mı edecektir?
İCAZETÇİ 1 MAYIS, YÜKSEL DİRENİŞİ VE REFORMİZMİN HABERCİLİK ANLAYIŞI!
Yüksel Caddesi’nde bu saldırının yaşandığı akşam açıklaması, “İşimizi Geri İstiyoruz” eyleminin 539. günüydü ve 1 Mayıs Tandoğan mitinginin bitiminden sonra gerçekleşmişti. 1 Mayıs mitingi öncesi Ankara Valiliği uzun süre mitinge izin vermemiş ve tertip komitesinin sloganlarının birçoğunu yasaklamıştı. Miting, reformizmin bu yasaklara teslim olduğu ve faşizmin çizdiği sınırların dışına çıkmadığı bir ortamda gerçekleşti.
Polisin, binlerce insanın katıldığı 1 Mayıs mitinginde ihtiyaç duymadığı TOMA’yı Yüksel Caddesi’ne getirmesi ve direnişçilerin üzerinde kullanması, faşizmin tercihlerini göstermesi bakımından öğreticidir. Faşizm, Yüksel direnişini bitirememesinin, direnişçilerin iradesini kıramamasının öfkesiyle saldırmıştır. Kendisi için neyin tehlikeli olduğunun bilincindedir. Faşizm için asıl tehdit, kendi çizdiği sınırları tanımayan, geri adım atmayan, uzlaşmayan devrimci iradenin varlığıdır. Hınçla, öldürme kastıyla saldırmasının, direnişi yok etmek istemesinin nedeni budur.
Öte yandan; Evrensel Gazetesi’nin yaşanan saldırı ve işkenceye ilişkin düzenlenen basın toplantısını haber yapma şekli, reformizmin Yüksel direnişine bakışını göstermektedir:
“Ankara Yüksel Caddesi’nde 1 Mayıs 2018 tarihinde “İşimizi Geri İstiyoruz” talebini dile getiren gruba polis saldırısına ilişkin ATO Genel Merkezi’nde basın toplantısı düzenlendi.
…1 Mayıs günü mitingden ayrılarak Yüksel Caddesi’nde “İşimizi Geri İstiyoruz” talebini dile getirmek isteyen ve aralarında 75 yaşında Perihan Pulat’ın da olduğu gruba polisin TOMA, biber gazı ve fiziksel şiddet kullanarak saldırmasına karşın ortak basın toplantısı düzenlendi. (Evrensel/Ankara-3 Mayıs 2018)
Yüksel Caddesi’nde devam eden eylemin o gün 539. günü olduğuna, kimler tarafından gerçekleştirildiğine haberde hiç değinilmemiştir bile. Olay örgüsü, haberciliğin gereği olan 5N 1K prensipleriyle değil, tamamen fırsatçılık üzerine kurulmuştur. Saldırı gününün 1 Mayıs’a denk gelmesi fırsata dönüştürülmüş, “İşimizi Geri İstiyoruz” eylemi sanki 1 Mayıs’la ilişkili ve o güne özel bir eylem gibi gösterilmek istenilmiştir.
