8
Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’nın açlık grevine başlamalarıyla ilgili yazılarını yayınlıyoruz…
NURİYE GÜLMEN’İN YAZISI…
Açlığımızla Kazanacağız: İşimize Geri Dönme Talebiyle 11 Mart’ta
Açlık Grevine Başlıyoruz!
“…Ölümlerden geliyorum, şarkı söyleyerekten
geliyorum yaşamak için.
Bırak ışıldayan bir yara
bağışlasın bana sesini..
Yaramın üstünde yürümeyi öğretti bana
celladın bıçağı.
Yürümeyi, hem de yorulmadan.
Direnmeyi öğretti. Direnmeyi…”
İnsanoğluna direnmeyi cellatlar öğretti. İsyanın ilk büyük sorusunu cellatlarımız sordurdu bize: “Po ovasındaki ambarlar buğdayla dolu olduğu halde biz neden açlık çekiyoruz?” Binlerce yıldır cellatlarımız bıçağı keskinleştirmede ustalaştı; biz isyanın büyük sorularını çoğalttık, isyanın güzelim yollarını icat ettik. Yol açtık, yollardan geçtik, yürümeyi öğrendik. Hala öğreniyoruz, isyan etmeyi ve direnmeyi. Ustalaşıyoruz.
Yüksel Caddesi, İnsan Hakları Anıtının önünde isyanın büyük sorularından biri, 114 gündür avaz çatlayıncaya soruluyor: “Siz bizim ekmeğimizi nasıl elimizden alırsınız? Siz kimsiniz? Siz kimsiniz de onlarca yıllık emeğimizi bir çırpıda, bir gecede, öyle kalemle bir şeyin üstünü çizer gibi silebilirsiniz? Siz bizim anamızı hiç gördünüz mü? Bizim oturduğumuz okul sıralarını bilir misiniz? Kaç gece sabahladık, kaç sınava girdik, kaç eşikten geçtik, kaç kitaba değdi gözümüz, bilebilir misiniz? Siz, bizim babalarımızın emekçi ellerini hiç gördünüz mü? Bizi okutmak için kaçlardan, nelerden, nerelerden, kimlerden feragat etmiştir o eller, bilir misiniz? Saçımızı okşayan öğretmeni tanır mısınız? Şiiri, şarkıyı, emeği ve vefayı öğreten hocalarımızın emeğini sığdırabilir misiniz KHK’larınıza? Kaç eğitimcinin emeği vardır üstümüzde, hesaba dökebilir misiniz? Kaç öğrenciye dokunduk, kaç öğrencinin gülen gözlerinin ta içine baktık, kaçı için didindik sayabilir misiniz?”
Bu soruları Kanun Hükmünde Kararnamelerle kamu görevinden çıkarılan binlerce emekçi soruyor bugün. Yıllarca emek verdiği işini bir gecede kaybetmenin hıncıyla soruyor. Biz, sorularımızı isyana dökenlerdeniz. Ortak hikâyemiz 114 gün önce başladı. Ben, 9 Kasım 2016’da, açığa alınmış bir araştırma görevlisi olarak Ankara Yüksel Caddesinde bulunan İnsan Hakları Anıtının önüne, zihnimde isyanımızın soruları, elimde dövizimle gelmiştim. İşimi İstiyorum” dövizimle anıtın önüne dikildiğimde mevsimlerden sonbahardı, şimdi ilkbahardayız. O zaman, üniversitedeki görevimden açığa alınmıştım, artık kamu görevinden çıkarılmış biriyim. 9 Kasım günü alana geldiğimde burada oturma eylemi yapıp yapamayacağımı bile bilmiyordum, bugün, bu alanda oturmanın bedelinin 17 kez üst üste ve toplamda 23 kez gözaltına alınmak, işkence görmek olduğunu, polisin kırdığı burnumla ve bacağımla öğrendim. Burada oturma eylemi yapmaya başlamadan önce Anadolu halklarının ne güzel, ne vefalı, ne cefakâr olduğunu bilirdim; bugün bu bilgi hayatımın en kıymetli hazinesi ve hediyesi olarak kabul ediyorum. Direnişi ilan etmek için alana çıktığım ilk gün olan 9 Kasım’da, basın açıklamasına kaç kişinin geleceğini tek başına merakla bekleyen, biraz acemi bir direnişçiydim; bugün Semih Özakça, Acun Karadağ ve Veli Saçılık’la birlikte her gün dört buçuk saat boyunca sürdürdüğümüz eylemin bir parçasıyım. Şimdilerde, kamu görevinden çıkarılan başka kamu emekçisi dostlarımızın daimi desteğiyle, ülkenin dört bir yanına yayılan direnişçilerin selamlarıyla direnişin ustalaşan öğrencileriyiz.
Her gün 13.30 ile 18.00 saatleri arasında İnsan Hakları Anıtının önünde muhatabı olduğumuz adaletsizliği önce kendimize unutturmamak için direniyoruz. İçimiz hiç soğumasın, yüreğimizin yalımı hiç azalmasın diye, “Siz, bizi işimizden nasıl atabilirsiniz?” duygusunu hiç kaybetmemek için direniyoruz. Bu hayatta kazandığımız her şeyin, önce kendi emeğimizin bir sonucu, sonrasında yüzlerce insanın emeğinin toplamı olduğunu biliyor; ne kendi emeğimizin, ne de ailemizin, öğrencilerimizin, öğretmenlerimizin, hocalarımızın, halkımızın emeğinin kimse tarafından hiçe sayılamayacağını göstermek için direniyoruz. Adaletsizliğe uğrayan herkes içindeki koru aleve çevirsin, adaletsizliğe alışmasın diye direniyoruz. Biz son olalım, artık kimse KHK’yla işinden atılmasın diye, OHAL kaldırılsın diye, kamu emekçileri umutsuzluğa kapılarak yaşamlarına son vermesin, direnişlerimiz, onlara tutunacak bir dal olsun diye direniyoruz.
114 gündür insanlara, yaşadığımız adaletsizliği anlatıyoruz. Alanda, işimize geri dönme talebimizi ifade eden imzalar topladık, imzaları muhatap kurumlara teslim ettik. Mahallelere gittik, bildiriler dağıttık, tek tek kapıları çaldık, anlattık. Okullara gittik, öğretmenlere anlattık. Üniversitelere gittik, öğrencilere, öğretim üyelerine anlattık. Direnişimiz uluslararası düzeyde yankı buldu. Uluslararası basın yayın kuruluşları direnişimizi sayfalarına, ekranlarına taşıdılar. Ulusal medya bile direnişimizi görmezden gelemedi. Direniş, sansürü deldi, ana haber bültenlerinde yayınlandı.
Sesimizi, kalbimizin atışını, heyecanımızı, öfkemizi ağaçlar, kuşlar, böcekler, ayağımızın altındaki taş, tepemizdeki gökyüzü, yanıbaşımızdaki duvarlar, binalar duydu da, bizi işten atanlar, KHK ile ülke yönetenler duymadı. Duydular, duymazlıktan geldiler. Duymazlıktan gelenler, duymak zorunda kalsınlar diye bedenimizi açlığa yatırma kararı aldık. Kamu emekçilerinin direnişi, insan hakları anıtının önündeki bedensel varlığımızla somutlandı. Polisin saldırılarına bedenimizle karşı koyduk. Kara kışa, doğaya bedenimizle direndik. Bugün bedenimizi direnişin esas mevzisi haline getiriyoruz. Savaşı, kendi irademizle bedenimize taşıyoruz. 11 Mart’ta “işimize geri dönme” talebiyle süresiz açlık grevine giriyoruz.
Açlığımız, AKP iktidarının kamu emekçilerini açlıkla terbiye etme politikalarını boşa düşürecek kadar net ve sade olacak. Açlığımızla diyoruz: Biz aç kalmaktan korkmayız, onurumuzu korumak için açlığı alnımıza nişan yapar, takarız. Ama asla teslim olmayız. Asla boyun eğmeyiz. Asla biat etmeyiz. Bizi göreceksiniz. Bizi duyacaksınız. Bizi işimize iade edeceksiniz. Açlığımızla Kazanacağız!
11 Mart’ta, saat 15.00’da herkesi, açlık grevimizin ilanı için alana davet ediyoruz.
SEMİH ÖZAKÇA’NIN YAZISI…
İŞİM, ÖĞRENCİLERİM İÇİN SÜRESİZ AÇLIK GREVİNDEYİM
Ben Semih Özakça, 1989 yılında Eskişehir’de doğdum. Yaşamım boyunca bin bir emek ve cefayla bu yaşıma kadar geldim. Okul ve öğrenim hayatım ailemin fedakârlıkları sayesinde devam etti. Ailemin tek amacı eve bir lokma ekmek getirip karnımızı doyurmak ve beni okutup bana iyi bir gelecek için imkânlar sunmak oldu. Halkımız bu tabloyu bilir çünkü bunlar halkımızın kendi yaşadıklarıdır.
Öğretmen olabilmek için onca sene çalıştım, çabaladım ve üniversiteyi kazanıp mezun oldum. Öğretmenlik mesleğini yapabilmem için bu da yeterli olmadı. Önümüze bir de KPSS belası çıktı. Bize verdikleri eğitimin öğretmenlik yapabilmemiz için yeterli olmadığını düşündüklerinden değil bizi yarıştırıp çoğumuzu elemek için yapılan bir sınavdı bu. KPSS’yi kazanabilmek için de ekmek paramızı dershanelere ve sınav kitaplarına harcadık. Biz zaten öğretmenlik mesleğini hak etmiş kişilerdik. Gel gör ki ‘burası Türkiye’ gerçeği suratımıza tekrar bir tokat gibi çarptı. Bunca sıkıntı ve çalışmanın sonunda KPSS’den 90’a yakın puan aldıktan sonra atamam yapıldı.
Atamamın yapıldığı okulun nerede ve nasıl bir şey olduğunu öğrenmek için Erzurum’un Horasan ilçesine gittim. Okulum ilçenin bir köyündeydi ancak ilçeye gittiğim gün köye gitmek için uğraşsam da ulaşmayı başaramadım. Ertesi gün bir taksi tutup köyün yolunu tuttum. Karla kaplı uçurum kenarlarından ve dağların arasından sıkıntılı bir şekilde yol alırken çok zorlu koşulların beni beklediğini hissettim. Öyle de oldu. Zorlu zamanlardı ancak emeğimle elde ettiğim öğretmenlik mesleğimi kolay kolay kimseye teslim edemezdim.
Öğretmenlik yapacağım okula vardığımda Tek odalı lojmanıyla bitişik tek sınıflı, bütün sınıfların aynı anda okutulduğu, birleştirilmiş eğitim yapılan bir okulla karşılaştım. Her yer toz duman ve pislik içindeydi. Adeta terk edilmiş bir harabeyi andırıyordu.
Hava buz gibiydi ve dondurucu soğuk iliklerime kadar işliyordu. Soğuk memleketten geliyordum ama burası ayrı bir soğuk, ‘köpek öldüren’ cinsten.
Öğretmenlik hayatıma başlamama çok az kalmıştı. Onca cefa, fedakârlık ve emeğin sonunda bu dağ köyünde öğretmen olabilmiştim. Önüme, arkama, sağıma, soluma yani her nereye baksam burada hep dağları görüyordum. Gökyüzünü görebilmek için kafamı 45 derecelik açıyla yukarı kaldırmam gerekiyordu.
Köyden ilçeye geliş gidiş yapma imkânım olmadığından okulun lojmanında kalmam gerekiyordu ama lojmanın durumu çok kötüydü. Mecburen burayı temizleyip düzenlemem gerekiyordu derken güneş batıyor ve hava gitgide soğuyordu. Bu nedenle öncelikle gece yapmak için köylülerden yorgan, battaniye gibi üstüme örteceğim şeyler temin etmeliydim. Köylüleri gezemeye başladım; onlarla selamlaşıp kendimi tanıttım. En çok merak ettikleri soru kadrolu öğretmen olup olmadığımdı. Bu soruyu soruyorlardı çünkü birkaç ayda bir öğretmenleri değişiyordu. Dolaşmam sonuç verdi ve bir köylüden yorgan bulabildim ve karnımı doyurmam için evine davet etti. Yemek yerken muhtarın evine de gitmek istediğimi söyledim. Ancak muhtar köyde yaşamıyormuş. Normal şartlarda muhtardan yapılacak işler konusunda yardım alabilseydim işim kolay olurdu ancak muhtar ilçe merkezinde yaşıyordu. Lojmana geldiğimde önce ısınmak için sobayı yakmayı denedim. Bu ilk soba yapma deneyimim olduğundan sobayı güç bela yakabildim. Sonra kitabımı açtım ve okumaya başladım…
Eğitim öğretime başladık. Çocukların çoğu Türkçe bilmiyor; Türkçe bilenler de güçlükle konuşuyordu. Çocuklarıma önce Türkçe’yi sonra, davranış kurallarıyla birlikte temel dersleri öğretiyordum. Hepsinin farklı farklı hayalleri vardı. Benim biriciklerim, tatlı ve masum çocuklarımdı hepsi. Onlarla ders işlemeyi, eğlenceli oyunlar oynamayı, onların hayallerini dinlemeyi, dertlerine ortak olmayı çok özledim.
Bir senenin sonunda başka bir ile Mardin’e, eşim orada öğretmenlik yaptığı için tayin istedim. Benzer süreçleri ve zorlukları orada da yaşadık eşimle birlikte…
Bunca emeğe, bunca zorluğa, çektiğimiz sıkıntılara rağmen biz öğretmenlik mesleğimizi ve öğrencilerimizi çok seviyorduk ancak; darbe bahane edilerek bir gece de çıkarılan Kanun Hükmünde Kararnamelerle önce ben, sonra eşim öğretmenlik mesleğimizden adaletsizce, hiçbir somut delil sunulmadan, savunmamız dahi alınmadan, yargısız infazla atıldık.
Binlerce kamu emekçisinin ihraç edilme nedeni aynı nedene bağlandı. Yasadışı örgütlerle irtibatlı, iltisaklı ve üyesi olma suçlamasıyla binlerce kamu emekçisi hiçbir somut gerekçe gösterilmeden işinden atıldı.
Benim ekmeğimi ve emeğimi adaletsiz bir şekilde elimden alan AKP iktidarıdır.
Diyorlar ki, onca sıkıntı ve fedakârlıkla, emeğinin hakkıyla öğretmen olsan bile, öğretmenlik mesleğini, mesleğin hakkını vererek yapsan bile seni istemiyoruz.
Diyoruz ki, emeğimizle, alın terimizle bu mesleği kazandık. Şimdi de emeğimizle kazanıyoruz ekmeğimizi. Ekmek onurdur, ekmek namustur. Öyle kolay yedirtmeyiz hakkımızı ve ekmeğimizi.
Diyorlar ki, bizden değilsin, biz iktidarız ve sen bizi sevmiyor, tanımıyorsun. Seni kamuda çalıştırmak zorunda değiliz; hatta sana bu ülkede iyi bir yaşam hakkı da tanımıyoruz; hatta ağaç köküyle yetinmelisin ve hatta ölmelisin açlıktan sefaletten. Psikolojik sorunlar yaşayıp çaresiz hissetmelisin kendini; intihar etmelisin acılarından kurtulmak için.
Diyoruz ki; siz halk düşmanısınız, emek düşmanısınız, cebinizdeki paranın çoğalmasından başka bir şey düşünmezsiniz. Dininiz imanınız çıkar ve faydacılık olmuş sizin. Umurunuzda değildir yoksul halkın çektiği açlık. Halkın açlıktan ve iş cinayetlerinde ölmesi umurunuzda değil. Hayır, intihar etmiyoruz. Umutsuz ve çaresiz değiliz.
Diyorlar ki; teslim et düşüncelerini, inancını, onurunu. Biat et bize; şikayet et arkadaşlarını ve yakınlarını. Ya benden yana olacaksın ya da düşmanımsın. Teslim ol! Teslim olmazsan öldürürüz seni ve sevdiklerini.
Diyoruz ki; teslim olmuyoruz, asıl siz adalete teslim olun. Suç işlemekten vazgeçin. Halka düşmanlık yapıyorsunuz, yol yakınken dönün bu yoldan.
Devrimci demokrat bir öğretmen olarak yaşananları ve yaşadıklarımı olmamış gibi tepkisiz kalıp insanlık onurumu ayaklar altına alamazdım. 100 günü aşkın bir süre boyunca Ankara Yüksel caddesinde işimi, ekmeğimi, öğrencilerimi istiyorum. Adaletsizliği halka anlatıyorum. AKP iktidarının polisleri demokratik bir hak olan oturma eylemimiz dahi suç gibi gösterilip bize onlarca kez saldırdı, bizi işkenceyle gözaltına aldılar. Tekmeler, yumruklar, biber gazlarıyla eylemimize defalarca saldırdılar. Kemiklerimiz kırıldı, kafamız gözümüz şişti, çeşitli işkenceler yapıldı ancak haklılığımızdan aldığımız güçle işimizi istemekten vazgeçmedik, eylemimizi büyüterek devam ettirdik, topladığımız binlerce imzayı bakanlığa ulaştırdık. Yapabileceğimiz her şeyi yaptık ama işe dönüş adına hiçbir sonuç alamadık. Yapmadığımız tek bir şey kaldı; AÇLIK GREVİ. Bundan sonra bize kalan, bedenimizi açlığa yatırmak. Bize kalan, bedenlerimizle direnişimizi büyütmek. Bizi açlıkla terbiye etmeye çalışıyorlar. İktidar ağaç kökü yesinler önerisini bizlere sunuyor. Bize lütfedilen şey ağaç köküyse, ağaç kökünü sevmeyeceğimi düşünüyor, ağaç kökü yemiyorum, açlıkla terbiye olmuyorum, İŞİME DÖNME TALEBİYLE SÜRESİZ AÇLIK GREVİNE giriyorum. İşime geri dönene kadar direnişimi sürdüreceğim.
Sınıf mücadelesi halkın her kesiminden bedel istediği gibi biz kamu emekçilerinden de bedel istiyor. Eyleme başladığımız andan beri bedeli ne olursa olsun ekmeğimizi ve onurumuzu savunmaya devam edeceğimizi söylemiştik. Bu güne kadar birçok bedel ödedik; ödemeye devam ediyoruz. Bu bedeli de ödeyip kendimize, halkımıza, ve savunduğumuz değerlerimize karşı sorumluluğumuzu yerine getireceğiz.
Kahraman olma iddiasında değiliz, varsın direnmeyenler ve bize ‘terörist’ deyip iktidara saldırı için yeşil ışık yakanlar olsun. Bizler ekmek kavgasında ısrar etmeye devam edip umut olacağımıza inanıyoruz. Umutsuzluğun, karamsarlığın kol gezdiği en zor anlarda bile moral ve coşkumuzu yitirmedik. Direnişi büyütüp kazanacağımızın bilinciyle hareket ettik. SÜRESİZ AÇLIK GREVİ kan can bedeli direnişin devam etmesi demektir.
Açlık Grevi Nedir? Tarihten Örnekler
Açlık grevi, herhangi bir tutum, davranış, uygulama veya olayı benimsemediğini göstermek, protesto etmek ya da bazı taleplerin yetkili kişi veya makamlarca kabul edilmesini sağlamak için su, tuz ve şeker dışında vücudun ihtiyaç duyduğu besin maddelerini almayarak aç kalma esasına dayanan bir protesto yöntemi, hak almaya dönük bir eylem biçimidir. Açlık grevi yaşamın ve insanlık onurunun; yaşamın hücre hücre tüketilerek savunulmasıdır. Açlık grevinin süreli, süresiz, dönüşümlü, dönüşümsüz, destek, uyarı gibi çeşitli biçimleri vardır. Süreli açlık grevleri daha çok bir haksızlığa dikkat çekmek için, süresi önceden belirlenerek ve ilan edilerek yapılır. Süresiz açlık grevinin ise, açlık grevinin temel talebi karşılanana kadar sürmesi beklenir. Açlık grevleri dünyada farklı talep ve biçimlerle yapılmıştır. İlk örneğinin İrlanda’da görüldüğü bilinir. Hristiyanlık öncesi dönemde kişiler, suçladıkları insanların kapısının önünde bir gece boyunca aç kalarak beklerler. Rusya’da, 1923 yılında Taganka Hapishanesindeki tutsaklar serbest kalma talebiyle açlık grevi yaparlar. İngiliz ve Amerikan sufrejetler (kadınlara oy hakkı savunucuları) de açlık grevi yöntemini sık sık kullanırlar ve çeşitli kazanımlar elde ederler. 1917 yılında İrlanda Bağımsızlık Savaşı sırasında İngiliz sömürgeciliğine karşı İrlandalı Cumhuriyetçiler açlık grevine girerler. 1981’de IRA üyesi siyasi tutuklular, hapishanedeki baskılara ve tek tip elbise dayatmasına karşı açlık grevine girerler. Türkiye’de açlık grevinin bilinen ilk örneği Nazım Hikmet’in yaptığıdır. Nazım Hikmet, hukuksuz bir şekilde 12 yıldır hapishanede tutulmasına son verilmesi için 1950 yılında açlık grevine başlar ve açlık grevi zaferle sonuçlanır, hapishaneden çıkarılır. Türkiye’de hapishanelerde çeşitli taleplerle birçok kere açlık grevleri yapılmış ve çeşitli kazanımlar elde edilmiştir. 2011 yılında, Hüsnü Yıldız, toplu mezarda olan kardeşinin cenazesini almak için süresiz açlık grevine girer, bir süre sonra açlık grevini ölüm orucuna dönüştürür, direnişi sonuç verir ve kardeşinin bulunduğu toplu mezar açılarak cenaze Hüsnü Yıldız’a teslim edilir. Paşabahçe Devlet Hastanesinde işçi olarak çalışan Türkan Albayrak 2010 yılında, İnşaat Mühendisleri Odasında işçi olarak çalışan Cansel Malatyalı 2012 yılında ve Eskişehir Beylikova İlköğretim Okulunda İngilizce Öğretmeni olarak görev yapan Hatice Yüksel 2015 yılında işlerine geri dönme talebiyle süresiz açlık grevine girerler ve eylemleri zaferle sonuçlanır, işlerine geri dönerler.
BİLİYORUZ Kİ ÜLKEMİZDE EKMEK KAVGASI BERABERİNDE BÜYÜK BEDEL GETİRİYOR. BEN BU BEDELLİ ÖDEYECEĞİM. ÇÜNKÜ HAKLI VE MEŞRUYUM. ÖĞRENCİLERİMDEN VE İŞİMDEN DAHA FAZLA AYRI KALMAK İSTEMİYORUM!
11 MART TARİHİNDE İŞİMİ, EKMEĞİMİ VE ÖĞRENCİLERİMİ GERİ İSTİYORUM TALEBİYLE SÜRESİZ AÇLIK GREVİNDEYİM! SÜRESİZ AÇLIK GREVİ EYLEMİMİZ YÜKSEL CADDESİNDE DEVAM EDECEK. BÜTÜN EMEKÇİLERİ DİRENMEYE VE BİZE DESTEK OLMAYA ÇAĞIRIYORUZ.
İŞİMİZİ GERİ İSTİYORUZ, ALACAĞIZ! DİRENE DİRENE KAZANACAĞIZ! ZAFER DİRENEN EMEKÇİNİN OLACAK! EMEKÇİYİZ HAKLIYIZ KAZANACAĞIZ!
NOT: ZAFER HALAYIMIZA DA BEKLERİZ…
